Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 14
Sayı: 1748




Ülkemizde düzenlenen Müzik Festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Halkın müzik zevkinin kalitesinin yükseltilmesinde bir katkısı yoktur.
Lokal müzik eylemleridir, sınırlı sayıda dinleyici kitlesine hitap etmektedir.
Sayıları çok azdır, bu nedenle artırılmalı, daha geniş halk kitlesine ulaşılmalıdır.
Müzik Festivallerine yapılacak akademik işbirliği ile eğitim-öğretim hüviyeti kazandırılmalıdır.
Ülkemizde yeterli sayıda müzik festivali yapılmakta ve yeterli sayıda dinleyiciye ulaşmaktadır.
Ülkemizin daha önemli sorunları var, şimdi festivalin sırası değil.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 25 müzisyen gazete okuyor
 
 
Sadık Yalsızuçanlar
 
 
Yayımlanan Sayı :

Geleneksel müziğin arı duru sesi: Sabahat Akkiraz - 14.12.2006





Sahnenin ortasına Maksim’e hatta Tepebaşı’ndaki pavyonlardakine benzer bir platform koyup, geri kalan alana masalar yerleştirip, üzerini naylon güller ve bayat kuru pastalarla ‘süsleyip’, mini etekli birkaç sarışın kızı sahnenin farklı yerlerine ‘serpiştirip’, yeni ‘albüm’ü çıkmış, saçları jöleli, beyaz takım elbiseli, ‘terbiyesiz’ gırtlaklı tenorları bağırtarak ‘müzik-eğlence programı’ yaptıklarını sanan çeşitli ‘yapımcı-yönetmen’lerin, Sabahat Akkiraz’ın yurtdışında görkemli bir müzikal başarısı söz konusu olup da programa davet etmeleri gerektiğinde, asistanlarıyla konuşurken şu cümleyi kullanmaları gelenek haline gelmiştir: ‘İyi güzel de sahnesi zayıf.’

Bu cümlenin kurulmasının nedeni, geleneksel müziğimizin berrak, gürül gürül ve otantik sesi Sabahat Akkiraz’ın ‘sahne’de giysisi, sevgilileri, özel yaşamı, bedeni (cinselliği) ve dansıyla değil, sadece sesiyle, sesinin imkanlarıyla var olmak istemesidir.

Bu, esasında, müziğin geleneksel doğasındaki ‘edep’le de ilgilidir. Zira orada aslolan ezgidir, ona kaynaklık eden hatıralar ve acılardır. O ezginin müzikal değeridir. İcracı da bir ‘araç’tır ve söylediği duvazimamı, ağıtı, güzellemeyi veya gazeli kendi tecrübesinin ürünü olarak benimseyip ‘yorumlamaktadır’. Sabahat Akkiraz bu anlamda son derece ilginç bir örnek olarak müzikal yaşamımızdaki özgün yerini korumaktadır.

Geleneğe bu düşmanlık niye?

Bugün düğünlerde, pavyonlarda, zeytin veya kayısı festivallerinde okunan semahların, Kerbela ağıtlarının, nefeslerin, ilahi ve devriyelerin eşliğinde ‘İbrahim Tatlıses göbeği’ atanların bu şiir ve ezgilerle ilişkisi, inisiyatik gelenekle ilgisi köktenci biçimde kopmuştur. Hacı Bektaş-ı Veli’nin huzurundaki bir zikirde okunan duvazimamın icra biçimiyle, Almanya’nın bir kentindeki bir düğün salonunda söylenen semahın yorum tarzı yerle gök kadar birbirine uzaktır. Geleneksel olanla ilişkisi bu denli yaralanmış bir dünyadan farklı bir şey beklemek de abestir. Lakin birilerinin çıkıp bunu dile getirmesi, hani şu ünlü, ‘namuslular en az namussuzlar kadar cesur olmadıkça’ meseline gönderme yapacak olursak, geleneğin uğradığı travma kadar köktenci olmadıkça, bu işlerin düzelmesini beklemek de beyhude olacaktır.

Sabahat Akkiraz’ın geçenlerde kaset-CD arşivimin kalabalığında gözden yitmiş bir yerinde yeniden rastladığım ‘Yiğit İnsanların Türküleri’ ‘albüm’ündeki Yemen ağıdıyla Noksani’ye ait olan o dillere destan, nefis duvazimam’ını tekrar dinleyince olanlar oldu ve ayranım iyice kabardı. Bir defa ağıdın bizatihi kendisi, ‘insanın tenine değip geçen değmeyip delip geçen’ türden… Adam Yayınları’ndan çıkan Yaşar Kemal derlemesi ağıtlar arasında da rastladığımı hatırlıyorum buna: ‘Yemen bizim neyimize / şivan düştü evimize / bak yavrular yetim kaldı / güvenmeyin beyinize’

Tek dizeyle bir milletin ‘Yemen macerası’na bir itiraz şerhi düştükten sonra yüreği yanmış olan ana/gelin, ardından olağanüstü bir yas resmi sunuyor: İçine ölüm çığlığının düştüğü ev, ölünün ardında bıraktığı kaosu, hele ölen genç ise, civan ise, bunun yüreği birkaç kat daha çok yaktığı ancak bu denli sade, yakıcı ve zarif anlatılabilir. Beye güvenmeyin derken, ölümün insanı duçar ettiği çaresizlik, beyin kudretinin yenik düşmesiyle, güçsüzlüğüyle ne güzel dile geliyor.

Ve Akkiraz, Arif Sağ ve öğrencilerinin şelpeli sazlarıyla, mey’iyle, bendiriyle, divan ve bağlamasıyla oluşan ağıt cümbüşünün arasında ağıda nasıl bir çığlıkla giriyor, nasıl toprağa benzeyen bir sesle, ağıdı yakan kadının yüreğindeki o sedanın aynıyla söylüyor. İkinci bentte yürek eziliyor, ciğer deliniyor, gırtlak düğümleniyor ve son dizeyle gözden yaş süzülüyor: ‘Basma fistan kirlenirse / başta leçek düğlenirse / ya kimlere baba desin / yetim yavrum dillenirse?’

Sözün gücü yalınlığındadır. Yalınlığın kaynağı, ruhtaki tecrübeden gelir. Biz, modern zamanların kibirli yazarları, deneyimlemediğimiz şeyleri anlatıp duruyoruz. Ve bunu marifet sandığımız gibi, kendimizi de ‘küçük tanrı’ kompleksinin kirli, kükürtlü dumanında savurup duruyoruz. Öyle ya çok önemli şeyler söylüyoruz. Bizden önce söylenmedik şeyler.

Klasik türkülerimizi hatırlamak!

‘Cancağımızım, artık şeyler söylemek lazım…’ Peki kim söyleyecek bunu? ‘Bizim sarhoşluğumuz üzüm sarhoşluğu değildir, bizim sarhoşluğumuzun sonu yok.’ diyen Hz. Mevlânâ gibileri mi, ‘biz sarhoş iken henüz üzüm yaratılmamıştı’ diyen, cezbeleri on gün süren, cezbeden uyandıktan sonra yazan ve şiirlerini değme oryantalistler şerh edemeyen İbn Farıd mı, yoksa ‘bir de rakı şişesinde balık olsam’ diyenler mi? Hz. Peygamber’le vahiy meleğine ‘cinsel pencere’den bakan kutsal tarih yağmacıları mı?

Sabahat Akkiraz, Yemen ağıdının son bendinde bizi kalbimizden vuruyor: ‘Günden yana oldu mola? / yerden yana oldu mola? / yiğidimin ela gözü / karıncalar oydu mola?’ Yiğit İnsanların Türküleri dışında, Akkiraz’ın o yüzyıllar öncesinden geliyor izlenimi veren sesinden, Şafak Söktü, İnsana Muhabbet Duyalı, Bir Gerçeğe Bel Bağladım, Boş Yere Kavgayı, Zahmet Biliriz, Fazilet, Yalan Dünya, Bendeki Yaralar, Dostların Anısına, Dağlar Kardeşimi Geri Verin, Yiğit İnsanların Türküleri, Türkülerle Gide Gide, Yüreğimin Sesi, Deli Derviş, Lamekan, Kaygusuz gibi nice deyişler, nefesler, ilahiler, semahlar, ağıtlar, güzelleme ve koçaklamalar dinledik, dinliyoruz.

Bir keresinde Mezzo kanalında belgeseline rastladığım Akkiraz, Kanada’dan Japonya’ya, Paris’ten Londra’ya, dünyanın dört bir yanına, hakiki müzikal etkinliklere gidip gönlünce, müziğinin doğasının gereklerine uygun olarak konserler veriyor. Bu toprakların binyıllar öncesinden bugüne getirdiği sesleri, yaşamın ve ölümün bize oynadığı oyunlar karşısında ağıtçılarımızın yaktığı türküleri Akkiraz gibi icraya çalışan Birol Topaloğlu, Erkan Oğur gibi bir avuç değer, bizim kendi iletişim ortamlarımızda, müzik dünyamızda kamet-i kıymetlerine uygun bir ‘sahne’ bulamıyorlar. Onların bir gün çığlıklarını özgürce, o geleneğin içinden, hakiki biçimde seslendirdikleri zeminler oluşunca bilin ki, bu ülkede işler düzeliyor. Yiğit İnsanların Türküleri’ndeki Noksani’ye ait duvazimamın sırlarıyla bitirelim:

‘Kudret kandilinden balkıyıp duran / muhammed ali’nin nurudur billah / zuhur edip küffarın meskenin yıkan / elinde zülfikar ali’dir billah / elinde zülfikar altında düldül / Önünce kamber’in dilleri bülbül / hz.fatıma anam cennetten bir gül / Ona sırrım dedi hak resulullah (…) noksani’yem niyazımız üstad’a / elinde zülfikar hem ehli kanda / binbir donda baş göstirdi müzteza / mürşidimiz bülbülümüz eyvallah’

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019