Kullanıcı Adı
Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 15
Sayı: 1766




Ülkemizde düzenlenen Müzik Festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Halkın müzik zevkinin kalitesinin yükseltilmesinde bir katkısı yoktur.
Lokal müzik eylemleridir, sınırlı sayıda dinleyici kitlesine hitap etmektedir.
Sayıları çok azdır, bu nedenle artırılmalı, daha geniş halk kitlesine ulaşılmalıdır.
Müzik Festivallerine yapılacak akademik işbirliği ile eğitim-öğretim hüviyeti kazandırılmalıdır.
Ülkemizde yeterli sayıda müzik festivali yapılmakta ve yeterli sayıda dinleyiciye ulaşmaktadır.
Ülkemizin daha önemli sorunları var, şimdi festivalin sırası değil.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 34 müzisyen gazete okuyor
 
 
Herkül Millas
 
 
Yayımlanan Sayı :

Müzik, Önyargı, Kimlik ve Tarih - 20.09.2006





Çok önemli saydığım için önce Prof. Şükrü Hanioğlu’nun tarihçilikle ilgili yazısı (Zaman, 20/1) konusunda yazmayı düşündüm.

Sonra Atina’da Türk ve Yunanlı müzisyenlerin ortak sundukları iki Osmanlı müziği konserinde ‘büyülenince’ bu sanat olayını (28, 29/1) ele almak gerekiyor dedim. Ama aynı günlerde Atina Üniversitesi Türkoloji bölümündeki sınavlarda önyargılarla ilgili bir soruma öğrencilerimin verdikleri yanıtları okurken bu son konu öne çıkar gibi oldu. Hiçbirine kıyamadım. Ayrıca üç konu da ilişkili gibi geldi bana.

Prof. Şükrü Hanioğlu’nun yazısı birkaç açıdan çok öğretici. Ben şimdilik tek bir yanına değineceğim. Tarihçiliğe aşırı tutkunluk yalnız Türkiye’de değil, ulus-devlet modelinin günümüzde egemen olduğu bütün dünyada, farklı derecede bağnazlıkta da olsa, görülmektedir. Bunun bir nedeni Profesör Hanioğlu’nun da dediği gibi bilimcilik (scientism) diyebileceğimiz ‘bilime’ duyulan aşırı güvendir. Bu inanca göre tarihçilik önyargısız, tarafsız bir ‘bilimdir’, dolayısıyla tarihçinin yapıtı da hepimizi ‘doğruya’ ve ‘gerçeğe’ ulaştırır.

Bu bilimcilik inancının bir kaynağı da ulus devletinin temel felsefesinde bulunur: Ulus, başlangıcı ve sonu olmayan bir ‘öz’dür, konjonktürel değil ebedidir. İşte bu anlayışın kanıtlanması son yüzyıllarda ‘ulusal tarihçiliğin’ temel işlevine dönüştü. Tarihçiliğin ‘bilim’ olarak lanse edilmesi bir felsefenin meşrulaştırılması için gerekli sayıldı. Arada ‘resmi tarihçilik’ kapsamında tartışılanlar da aslında temel sorunu görmemizi zorlaştırmaktadır. Mesele doğru ya da yanlış tarihçilik değildir. ‘Doğru’ bir yaklaşımı (metodu) sağlamaktan daha önemli olan, bugün geçerli olan ve tarih yazımı denen işlevin mekanizmalarını anlamaktır.

Tarih ve ulusal engeller.

İşte bu noktada tabular gündeme gelmektedir. Akademik alanda önemli bir yol kat edilmiş olmakla birlikte bu alandaki yeni anlayışlar ‘kitlelere’ yansıtılamamaktadır. Ulusal paradigmaya akademisyenlerin bugün bütün dünyada ‘hayali’ (imagined) dediğini, örneğin okul kitaplarında tekrarlamak düşünülemez bile.

Tarihçilik ‘biliminin’ sorgulanması, bir kimliğe kuşku ile yaklaşmak demek olacaktır. İşte sorun da buradadır. Dimitrios’un (Kandemir) ve Tamburi Angelis’in bir peşrevi ve bir makamı ulusal müzik tarihi içine nasıl sığdırılacak? Atina konserindeki müzik, Türk müydü, Yunan mı? Yoksa Osmanlı mı? Osmanlı olan ulusal sıfatlarla belirlenebilir mi? Osmanlı ‘bizimse’ nasıl oluyor da Yunanlı aynı Osmanlı müziği ‘kendi’ müziği olarak algılıyor? Türk’ü de Yunan’ı da Üçüncü Selim’in bestesinden de, kökeni Bizans’a uzanan bir kilise ilahisinden de aynı estetik tatmini nasıl duyuyor? İşte günümüzün ulusal tarihçiliği (’resmi’ demiyorum) bu alanlarda susmayı yeğliyor. Ya da çelişkiler ve açmazlar içinde zorlanıyor. İşte bunları düşündürdü ‘Bosphorus’ grubunun muhteşem müzik konseri.

Tarihçilik sonunda işte öyle ulusal kimliklerle haşir neşirdir. Ama kimlikler de tarih yazıcılığından feyzini alıyor. Bunu sergilemek için sık kullandığım bir örnek 1994’te Almanya ve Fransa’da yayımlanan ve 1789 Fransız İhtilali’nin elliye yakın devletin okul kitaplarına nasıl yansıtıldığını gösteren kitaptır (Bilder einer Revolution, Georg-Eckert Institut). İki yüz yıl önce Avrupa’nın göbeğinde yaşanan, bütün dünyanın nefesini tutarak izlediği, binlerce görgü şahidinin var olduğu, hakkında yüzlerce araştırmanın bulunduğu bu ‘bilinen’ olay her ülkede farklı anlatılmaktadır. Hatta olaylar ve yorumlar bütünüyle farklı olabiliyor. Bazen de zaman içinde ülkeler içindeki görüşler de değişiyor... Tarihi kaynaklar doğal olarak pek değişmeden.

Merak edeniniz olur diye -bu kitapta katkım buydu- Türkiye okul kitaplarındaki durumunu da açıklayayım. Fransız İhtilali iki ayrı bölümde ele alınır. Avrupa tarihi anlatılırken olay ‘ileri’ bir devrimdir; ‘olumludur’; çünkü insan haklarını gündeme getirmiştir. Ama Osmanlı Devleti’nin parçalanma döneminin anlatıldığı başka bir bölümde, Balkanları milliyetçiliğe bulaştırdığı için Fransız İhtilali ‘zararlı’ bir olay olarak gösterilir. Bu iyi/kötü yaklaşımı ise bu kitapta özeldir.

Tarih felsefesi herkese lazım.

Tarihçilikli ve konserli günlerde sınav kağıdı düzelttim. Yunanlı öğrencilere Türk edebiyatını ve Türk toplumunu da anlattığım için derste önyargılara özellikle ağırlık veriyorum. Sınav sorularından biri şöyle idi: Öteki taraf için ‘bilgi’ olarak edindiklerinizin ‘önyargı’ olmadıklarından nasıl daha güvenli olabilirsiniz; önyargı sahibi olup olmadığınızı nasıl bilebilirsiniz?

Haylaz öğrenciler (Yunan üniversitelerinde devam mecburiyeti olmadığından kaytarmalar çok sıktır) işi ‘mantıkla’ idare etmeye çalıştılar: İyi niyetli, bilimsel yaklaşımdan; verilerin, kaynakların kullanımından, başkalarının da bizim gibi düşünmeleri sonucunda elde edilecek ‘istatistik’ bilgiden söz ettiler. Hem haylaz hem de pek akıllı olmayanları önyargısız yaklaşımın önyargısız sonuçlar sağlayacağını yazdı. Oysa totolojinin ne olduğunu derste işlemiştik. Bütün bu öğrenciler hiç iyi not almadı.

İyi öğrencilerim ulusal konularda kişinin önyargısını her zaman ‘bilgi’ olarak algılayacağını, zaten ‘bilinçli önyargı’ diye bir durumun ‘oxymoron’ (kendi içinde çelişki) olacağını yazdılar. Biz kendimiz önyargılarımızı hiç göremeyeceğimizi, çevremizdekiler de bizim gibi düşüneceklerinden ayrıca bu ‘bilginin’ sürekli ‘doğrulanacağını’ söylediler. Kimlik ile ‘belli bir doğrultuda düşünmenin’ aynı mekanizmanın iki ekseni olduğunu öğrenmişlerdi. Ama umutsuz da değiliz. Habermas’ın da dediği gibi daha güvenli olmak isteyen Öteki için düşündüklerini Öteki’ne söyleyebilir, onunla iletişim kurup hakkında düşündüklerini dile getirebilir. Karşı taraf kısmen de olsa ‘bilgimizi’ doğrularsa, inancımıza daha güvenle bakabiliriz. Ama her halükarda her insan gibi önyargılı olduğumuzu kabul ederek yola koyulmamız sağlıklı bir başlangıç sayılmalıdır.. diye yazdılar.

Yani dünyalarımızın hem çok küçük hem de çok sayıda olduğunu söylemek istedim. Tarihçilik bazen en iyi niyetle yola koyulup sonunda bizleri sınırlayabilir. ‘Tarihî gerçekler’ lafı da ölçülü kullanılmalıdır. Okullarda ‘tarih’ yerine tarih yazımı, tarih felsefesi ve karşılaştırmalı tarih okutulmasını isterdim. Böyle bir yaklaşım stereotiplerle daha iyi baş edebilir.

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2020