Kullanıcı Adı
Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 16
Sayı: 1789




Halen içinde yaşadığımız Pandemi Sürecinde; konser, tiyatro, opera ve bale gibi sanat etkinlikleri devam etmeli midir?

Devam etmelidir.
Devam etmemelidir.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 23 müzisyen gazete okuyor
 
 
Can Yüce
 
 
Yayımlanan Sayı :

Başkaldırının Gayri Resmi Tarihi - 01.05.2006





Pamuk tarlalarında ska, rock stady ve reggae ile birlikte duyuldu blues. Kara Afrika’nın hüznü, bu mavi tonlu müziğe yansıdı. 1930’larda Amerika kıtasına ulaştığında “Şeytan icadı” olarak görüldü. Kilisenin güdümündeki kimi bağnaz Amerikalılar’a göre blues müzisyenleri, Afrika dinlerini yaşatmaya çalışan büyücülerdi. Blues ustaları bu savların karşısına çıkma gereği duydular. Yerleşik düzene ilk başkaldırıyı, şeytanı öncü olarak seçmekle yaptılar. Sonraları rock’n roll’a kaynaklık eden blues, itilip kakılan alt kültür insanını hedef seçti. Aslına bakılırsa, yerleşik değerlerin, burjuva kültürünün dindar insanı zaten dinleyici kitlesi olamazdı.

50’li yılların gençliği tarihin en büyük acılarını çocukluğunda yaşayan, Hiroşima ve Nagasaki gerçeğine tanıklık eden bir kuşaktı. Sıcak savaşların peşi sıra nükleer tehlike gündemdeydi. Endişe ve korku en yoğun duygulanmalardı o sıra.

Bu gençlik savaşa karşıydı, savaşın en derin izlerini taşımaktaydı. Akademik değer yargılarına da karşıydılar. Çünkü savaşların nedenini akademik tartışmalara bağlıyorlardı. Böylece ortaya yerleşik düzenin tüm değer yargılarını, alışkanlıklarını, düşünce biçimlerini reddeden bir kuşak çıktı. Bu reddediş, devrimci bir yön taşımayan, safça bir iyiniyeti doğurdu ve kendi idolünü yarattı: Elvis Presley.

Elvis Presley ya da zamanın entelektüellerinin aşağılayıcı tanımlamasıyla Elvis Pelvis, kalçalarını sallayarak yaptığı garip şovlarla bir anda “Sosyolojik bir mit” halini aldı. Çok da içi boş bir mit değildi Elvis. Gitar, ritm gitar, bas ve davuldan oluşan klasik rock’n roll dörtlüsünü Beatles’dan yaklaşık 10 yıl önce kullanmıştı.
Bu sıralar Beatniklerin mesihi sayılan Jack Kerouac (ki o dönemin en sıkı yazarıydı), otostopla Amerika’yı boydan boya gezmekte ve çağın en ünlü “hobo”su olmak üzeredir.

Veee…60’lara gelindiğinde İngiltere’de Beatles fırtınası esmektedir. Bu, “kolejli çocuklar” görüntüsündeki medya ilahları, kısa sürede tüm dünya müziğini etkilerler. Rock müziğe dair ilk etkin çıkış ise hırpaniliğin kitabını yazan Rolling Stones tarafından gerçekleştirilir. Artık müziğin içine distorsiyonlu gitar girmiştir. Uzun yıllar önce şeytana ruhunu satan Robert Johnson’ın ardından, bu serseriler de şeytana sempati duymaya başlarlar.

Amerika cephesinde Kerouac’ın izinden giden Beat Kuşağı yerini çiçek çocuklarına bırakmaya başlamıştır. Elden ele dolaşan kitaplar yine Walt Whitman ve Allen Ginsberg şiirleri, Hermann Hesse ve Jack Kerouac’ın yapıtlarıdır. Greatfull Dead bu kavmin favori grubudur. Onbinlerce kişi, grubun konserleriyle Amerika’yı baştan başa katetmektedir.

Bob Dylan ile protest rock Yeni Dünya’da tam bir patlama yapar. (Oysa İngiltere konserlerinde ıslıklanmaktadır Dylan. Çünkü protest müziğe elektrikli gitarı sokmuştur ve hala eski kıtada gözde enstrüman akustik gitardır.)

Çiçek çocukları güzel insanlardı. Olağanüstü doğal giyim tarzları ve pasifist tepkileriyle bir döneme imza attılar. Tepkiselliklerine tutarlı bir politik yaklaşım katmadıkları için Woodstock konserleriyle hippyliğin cenazesi kaldırılmış oldu. Artık, uyuşturucuya tapınan “savaşma seviş” deyimini terminolojilere sokan bu sevimli kitle sahneden çekilmişti. İngiltere’de Beatles’tan kendini sıyıran John Lennon, sol söylemlerle aydın kesimin ilgisini çekmekteydi. Din, cinsellik ve TV ile uyutulan, kendisini akıllı, sınıfsız ve özgür sanan insanlara bir hiç olduklarını hatırlatmaktaydı Lennon. Yaşamın onurlu gerçekliğini “İşçi sınıfı kahramanı” olmakta görüyordu. Lennon bir başlama noktasıydı ve …başkaldırı başladı!

Golden Era of Rock (Rock’ın Altın Çağı) 70’li yıllardır. Lirini bir köşeye bırakıp gitara sarılan müzik tanrısı, henüz synthesizer ile tanışmamıştır. 68 kuşağı, artık eski çiçek çocukları kadar iyimser ve pembe düşler içinde değildir. Soğuk savaş rüzgarlarının estiği, Çekoslovakya işgalinin yankılarının sürdüğü 70’li yıllar, radikal ve sert politik olaylara sahne olur. Gençlik bu sert, acımasız yaşantıdan nasibini alır ve başkaldırının ruhu canlandırılır. Kapitalizmin yoz değer yargılarına ve burjuvazinin yerleşik düzenine karşı kitlesel bir çıkış yaşanır. Müzik artık daha bir elektrikleşmiş, ritmlerde sertlik başlamıştır. Pink Floyd bu ortamda bayraklaşan grup olur. Pink Floyd’un yanısıra, teatral rock’ı şovları ve görsel efektleriyle birleştiren Genesis, senfonik rock’ın öncüleri Moody Blues, Jethro Tull ve Yes, hard rock’ta Deep Purple, Who, Led Zeppelin ve Uriah Heep dönemin gözde gruplarıdır. Bu arada daha entelektüel bir dinleyici kitlesine sahip olan Byrds ve Renaissance da başkaldırının ateşleyicileri arasındadırlar.

60’ların simgelerinden Bob Dylan rock çizgisine kaymış ve hala çok popülerdir. Bu arada Kanada’lı ozan-şarkıcı Leonard Cohen ve Amerikalı protest şarkıcı Joan Baez giderek daha çok sevilmektedirler.

70’ler rock müziğin anti-tezinin de doğuşuna sahne olur. The Clash ve Sex Pistols’ın öncülüğünde anti-rock bir akım olan Punk filizlenmeye başlar. (Nitekim 70’lerin ikinci yarısında rock’ın isyankar misyonunu punk taşıyacaktır.) Bu arada Amerikalı garaj grupları ve New Wave akımı da ilk ürünlerini vermeye başlar.

Rock elbette 60’ların pasifist pembe görüşlerinden daha radikal bir tepki olarak çıkmıştır. Bir başkaldırının, yaşamı ve toplumsal baskıları, yerleşik düzenin yoz değerlerini sorgulamanın müziği olmuştur. Ama bütün bunlara dayanarak bir yaşam felsefesi olduğu çıkarımını yapamayız. Rock siyasal bir düşünce ya da teori değildir. Tepkiseldir ancak ciddi ve kalıcı çözümler üretme kaygısı taşımaz. Doğal olarak toplumsal değişimlere ayak uydurmuş ve kendi bünyesinde değişimler yaşamaya başlamıştır.

80’li yıllar daha az kitap okunan, şiirlerin rafa kaldırıldığı yıllardır. ABD’de Cumhuriyetçi Parti’nin muhafazakar kadroları demokratların yerine geçer. İngiltere’de demir cadı Thatcher iktidarı ele geçirir. Kapitalizmin tüm dünyayı sarmalamasıyla birlikte kitle iletişim araçları rock müziğe eskisi kadar yüz vermemeye başlar. Bu ortamda kılık değiştirmiş, kişilik erozyonuna uğramış, yeni bir rock müzik piyasaya çıkar. Köken olarak hard rock’a dayansa da hard rock’ın taşıdığı lirizmden çok uzak yeni bir tür olan metal müzik hortlatılır. Milliyetçi İngiliz grubu Iron Maiden, neo-faşist KISS (SS ayrı yazılmalı) ve ırkçı söylemin yeni ağzı WASP (White Anglo Saxon Protestans) popülerdir. Rock müziğin eski tarzının en popüler grubu ise yine bir sağcı gruptur: Queen.

80’ler müzik endüstrisinin de canavarlaştığı yıllardır. Yüreğimizin parçası saydığımız LP ‘ler, yerini yavaş yavaş CD denilen garip UFO’lara bırakır. Müzik elektronikleşmiş, synthesizer, prophet ve bilgisayar kullanımıyla artık DJ’ler bile müzisyenliğe soyunmuştur. TV izlemek, çılgınlık derecesine ulaşmış, müzik artık video-clip’lerle anılmaya başlamıştır. Ve müzik tanrısı klavye kullanmaya başlamış, gitarını çatı katında örümcek ağlarının arasına terketmiştir.

Çiçek çocuklarının doğallığı, rock ruhunun bilinçli tepkiselliği yok olmaya yüz tutmuş durumdayken, ürkünç görüntüleri, metal aksesuarları ve kara giysileriyle sokaklarda dolaşan gruplar türer. Alt kültür insanı olmaları dışında, eski gençlik grupları ile (hippyler, hobolar, modlar, punklar…vs.) en ufak bir benzerlikleri yoktur. Kitap okumayı anlamsız bulurlar, çok gerekirse Stephen King romanları ya da korku dergileri okurlar. Anarşist olduklarını sanacak kadar anarşizm ve felsefeden habersizdirler.

Medyanın uzağında başkaldırının sesi derinden derine sürmektedir aslında. Hard rock’ın sosyalist grubu Rush, IRA’nın açık destekçisi U2, Amerikan rock’ının yeni sol sesi Talking Heads, nitelikli ürünler ortaya koyarlar. İşsizlerden kurulu UB40, Bob Marley’in mirası üzerine popüler bir reggae sound’u yakalar.

Bu arada değinmediğimiz türler de vardır. Metal’e aptalca bir tavırla çıkan Acid, güzel vücutlu kızların tingildek müziği House, 70’lerde Georgio Moroder’in hortlattığı, Bee Gees’in popülerleştirdiği, düzeysizliğin ritmi Disco gibi türler gelip geçer müzik piyasasından…

Üstünde durulmaya değer iki tür görebiliyoruz. Birincisi daha önce kısaca değindiğimiz Punk akımı. Orjinal tipleri ve boyalı saçlarıyla punklar toplumun insani değerlere duyarsızlığını dile getirirler. Amatörlerin müziği diye adlandırılır punk. Oysa elektronik müziğe tapınıldığı sıralarda onurlu bir tavır olarak ortaya çıkıp alternatif bir kültür sunarlar. Komünal yaşantı ve uçuk tiplemeler geçitidir punk. Patti Smith ve Sex Pistols ile ivme kazanır. The Clash hala dinlenmektedir.

İkinci tür ise çağa ayak uydurmuş ve klavye kullanımının öne çıktığı new wave’dir. Depeche Mode, Eurythmics ve Human Leauge bu yeni dalgayı ayakta tutar. Aydın kitle için 80’lerin tek sürükleyici grubu vardır: Dire Straits. Knopfler biraderlerin birşeyler anlatma derdi, grubun müzikalitesi ile birleşmiş ve dönemin en güzel albümleri ortaya çıkmıştır.

80’lerin sonunda, böğüren vokalistlerin gürültüsü metale siyah bir alternatif çıkar: Rap. Ritm&Blues, Soul dönemlerinden sonra ilk zenci hegemonyasına neden olur rap. Varoşlardan gelen işsiz güçsüz zencilerin birbiri ardına inanılmaz bir hızla sıraladığı kelimelerin, plak kaydırma ve tek düze ritmle müzikleştirilme çabasıdır. Başkaldırı ruhunu sürdürmektedir ancak bu protest tavrı müzikal çöplük haline getirmeyi başarırlar.

90’larda tam bir müzik curcunası izliyoruz. Rap, hip hop ve metalin can çekişmesi, pop müziğin video klip erotizmiyle pazarlanışı, rock müzikte eskiyi arayış ve new wave‘de tekrarlar. Kirlenmeden kalan tek tür ise new age olur. Enstrümantal yapısını çağın dışında bir lirizmle oluşturan new age hiç bir zaman geniş kitlelerin müziği olmaz. Ama Andreas Vollendwider, Vangelis, Kitaro, Tangerine Dream, George Winston, Yanni, Enya…gibi bestecileriyle her daim dinlenebilirliğini korur.

90’lı yıllar her şeyin ambalajlar içinde sunulduğu bir dönemdi. Şiir ve genelinde yazın önemsenmemeye başlandı, tüm sanat dalları popülerliğe verilen tavizlerle yaralandı. Yaşanan her şey biraz plastik, biraz teknolojik. Bu ortamda techno adı verilen yeni bir ucube boy verdi. Teknoloji ve eğlence nevrozuna yakalanan 90’ların gençliği bu yeni türe sarıldı. Bu dönemde az da olsa ilaç mahiyetinde grup ve sanatçılara rastlıyoruz: Radiohead, Massive Attack, Dream Theater, Nick Cave…

2000’li yıllar yeni bir başkaldırının müjdecisi olacağa benzer. Gençlik yeni bir doğallık furyasına tutulmak üzere. Okumak yeniden önemsenmeye başlandı. Akustik gitarın hikmeti anlaşılmakta ve eski özlediğimiz rock, yeni kılığıyla dönüyor.

Not: Bu yazıda, 70 yıllık bir dönemi özet olarak ele almanın güçlüğünden dolayı yer bulamayan bir çok sanatçı ve grup olduğunun farkındayım. Müzik tanrısı beni bağışlasın.







 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2021