Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 14
Sayı: 1748




Ülkemizde düzenlenen Müzik Festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Halkın müzik zevkinin kalitesinin yükseltilmesinde bir katkısı yoktur.
Lokal müzik eylemleridir, sınırlı sayıda dinleyici kitlesine hitap etmektedir.
Sayıları çok azdır, bu nedenle artırılmalı, daha geniş halk kitlesine ulaşılmalıdır.
Müzik Festivallerine yapılacak akademik işbirliği ile eğitim-öğretim hüviyeti kazandırılmalıdır.
Ülkemizde yeterli sayıda müzik festivali yapılmakta ve yeterli sayıda dinleyiciye ulaşmaktadır.
Ülkemizin daha önemli sorunları var, şimdi festivalin sırası değil.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 44 müzisyen gazete okuyor
 
 
Editör'den
 
 
Yayımlanan Sayı : 805

İnadına bir Bach yazısı - 15.06.2009





Trabzon’da inanılmaz biçimde bir “Hoptek” ya da “kolbastı” çılgınlığı sürüyor. Buna karşı olan düşüncelerimi yine bu sayfalarda yazdığım bir yazımla belirtmiştim.

Anlayamıyorum, dostlar gerçekten anlayamıyorum. Bir horon beşiği olan Trabzon’un böyle dejenere bir oyunla yatıp kalkmasını anlayamıyorum.

Ana okullarındaki ufacık çocuklardan tutunda, ilköğretim çağındaki çocuklara hatta lisali soçuklara varana kadar, mahalle gençlerinin çılığınlığına varana kadar inanılmaz bir salgın bu.

Hatta şimdi bir şey çıkarmışlar, efendim Trabzon’da hoptek oynmayanları dövüyorlarmış.

O zaman gelsin beni dövsünler bakıyım. Ben hem oynamıyorum, hem böyle dejenere bir oyuna da karşıyım. Haydi hodri meydan.

İşte böyle bir çılgınlık devam ederken oturdum bende inadına derin bir yazı yazmaya karar verdim, haftanın bu ilk gününde.

biliyorum havanın sıcak oluşunu vesaireyi bahane edip kaçakcaksınız belki ama sevgili dostlar bayağı kafa yordum bu yazıyı yazmak için.

Neyse şimdi yazdığım derin yazıya gelelim:

Bir arkadaşım geçen hafta benden Bach müziğinin bugünkü çalınışı ile kendi zamanındaki çalınışının farkını sorduğunda, konunun inanılmaz karmaşık ve geniş bir zeminde tezahür etmesi nedeniyle, öyle pat diye tatmin edici bir cevap veremedim. Bunun yanında ne zamandır da Bach müziği üzerine birşeyler yazma dürtüm de birleşince şöyle adam gibi oturup bişeyler karalayayım diye düşündüm.

Öncelikle belirtmek gerekir ki tarihte hiçbir bestecinin nasıl çalınacağı üzerine bu kadar kafa patlatılmamış ve bunca farklı ekol ortaya çıkmamıştır. Bu Bach’ın müzik tarihindeki önemi kadar, elimize koyduğu müziğin içeriğinin anlatım imkanlarını aşmasından da kaynaklanıyor. Yani nasıl anlatırsak anlatalım, nasıl bir üslupta ifade etmeye çalışırsak çalışalım malzeme (müzik) o üsluba göre şekillenip başka hikayeler, dokular, duygular, katmanlar oluşturuyor. Dolayısıyla hemen başta belirteyim, naçizane fikrimce enikonu düşünülmüş ve icra srasında belli bir konsantrasyonun üzerine çıkmış her çalış doğrudur. Akademik müzik düşüncesine pek uymasa da buna inanıyorum. Zaten içine girdikçe bu müziği akademik düşünce silsileleri dahilince açıklamanın olanaksızlığına da o derece ikna oluyorum..

Gelelim tarihsel şema çıkarmaya. Bu konuda bir iddası olmayan, aldığım  müzik eğitimime rağmen pratiğimi yitirmiş bir insan olarak teknik-teorik-tarihsel yanlışlarım affola..

Johann Sebastian Bach 1750 yılında dünyadan göçup gittiğinde hemen hiç kimse bu tartışmasız yaşamış en büyük organistin aynı zamanda, batı muziği tarihinin de en büyük bestecisi konumuna oturacağını tahmin etmiyordu sanırım. Çünkü yaşlı Bach, yeni müziğin gelmeye başladığı dönemde eski formlara bağlı, adeta arkaik bir müziği devam ettirme çabasındaydı. İyi çalıyordu ama yeniyi, devrimci olanı besteleyemiyordu. Özellikle oğulları kendi yenilikçi müzik çalışmalarının yanında babalarının eserlerini kuşkulu bir saygıyla rafa kaldırmaktan çekinmemişlerdi. Lakin aradan yüzyıllar geçtikçe bu oğullarının eserleri antolojik önemleri dışında pek birşey vadetmeyen, zamanının devrimci müziği olarak rafa kalkarken, babalarının rafta tozlanan eserleri yeni müzik anlayışlarına yol gösterici olarak teker teker oradan indiler ve mütemadiyen 200 yıldır da kendi kendilerini durdukları yerde yeniliyorlar, her dinleyişte her çalışta daha önce farketmediğimiz özelliklerini bize sunuyorlar..

1750’den sonra 1827’ye kadar Johann Sebastian dedenin müziğinden neredeyse bihaber kuşaklar geldi geçti. İşte bu ara dönemin bestecileri (Mozart, Beethoven vs.) ulaşabildikleri ancak birkaç eserden derinen etkilenmelerine rağmen bunu dinleyicilerle paylaşamamışlardı. 1827 senesinde ise, başyapıtlarından Matthaus Passion’un 100. seslendiriliş yıldönümü olmasını fırsat bilen Felix-Mendelssohn, çok büyük bir kişisel çabayla bu eseri halka sundu. Sonuç mu? İnanılmaz bir başarı kazanan konserden sonra Johann Sebastian deyim yerindeyse reankarne oldu, yeşil sahalara döndü.. Romantizmin yoğunluğunu iyice artırdığı 19. yüzyıl boyunca, yine dönemin içinde bulunduğu müzik görüşü çerçevesinde çalınmaya başlandı. Burada dikkat edilmesi gereken dönem bestecileri-yorumcuları Bach külliyatı konusunda oldukça seçiciydiler ve sadece işlerine en çok gelen eserlerle ilgilendiler. Bunlar da büyük pasyonlar, org eserleri ve keman partitaları gibi yoğun armonizasyona, sonoriteye uygun eserlerdi. Külliyatın çok büyük bir bölümü ilgi görmedi ve gören bu eserler de son derece yavaşlatılmış şekilde dev senfoni orkestraları veya piyanoda bol pedal kullanımına adapte edilerek çalınıyordu. Vıcık vıcık romantize etme çabası garip bir şekilde sonuçlandı. Bach müziği bu romantizasyona tepki verdi ve gerçekten ortaya 19.yy müziğini yakalayan güçte bir duygu yoğunluğu çıktı. Bu dönemin karakteristiğine en kolay ulaşmamızı sağlayan adresler kanımca Busoni’yle Liszt’in piyano, ve Stokowski’nin orkestra adaptasyonlarıdır. Edwin Fischer ve Pablo Casals’da 20.yy da yaşamalarına rağmen bu döneme daha yakın çalmışlardır.

20.yüzyıla gireken tüm sanat türlerinde olduğu gibi müzikte, ve tüm müzikte olduğu gibi bach müziğinin çalınması-algılanması sürecinde işler karıştı. Modernizm kapıyı çaldığında, endüstri devrimi ve kentleşmenin getirdiği yeni yaşam yeni sanatı talep ettiğinde, herşeyde devrim yapılması farz oldu. Modernist besteciler kendinden önceki müzik anlayışını yoketme çabasındayken, ritmi, armoniyi ve en nihayetinde melodiyi parçalama uğraşısındayken eski toprak Bach ile, yine beklenmedik biçimde, koyu bir muhabbete girdiler. Dönemin lokomotifi, “12 Ton” bestecileri bu parçalanma sürecinin geleceğini matematiksellikte öngörüyorlardı, ve kendi matematiksel ilişkileri kurmaya çalışırken Bach külliyatındaki o ana kadar farkına varılmamış, teorik derinlikteki enstrümantal eserleriyle ilgilenmeye başladılar. Wohltemperiertes Clavier (WTC, Eşit Ayarlı Klavye), Müzikal Sunu ve hepsinden önemlisi bitiremediği başyapıtı Füg Sanatı bu dönem incelenmeye ve çalınmaya başlamış eserleridir. Bu eserlerin 12 Ton Müziği’nin oluşumunu nasıl derinden etkilediği heralde ayrı bir yazının konusu olur. Öte yandan dönemin bestecilerinin bu eserlerin nasıl çalınacağıyla ilgili görüş belirtmeye de başlamaları da pek uzun sürmedi. Özellikle Bela Bartok’un doğru Bach yorumu tarifi çok ilginç;
Müzik, matematiksel ilişkileri ve mekanizmasının en net biçimde algılanacağı yavaşlıkta çalınmalıdır. Fazladan süsleme yapılmamalı, hatta gereksiz olduğu düşünülen süslemeler de çıkartılmalıdır. Yorumcu kişisel vurgulamalardan kaçınmalı, kendini olabildiğince geri çekmelidir.

Bartok, şimdi düşününce, bir insanın çaldığı değil de sanki midi’den dinlediğimiz bir müziğin tarifini yapıyor. Teknolojisi yakın zamanda çok gelişse de, zamanın b.ktan midilerinden Bach dinlemiş olanlar belki farketmiştir; bunlarda bazen en güzel yorumda bile farkedilmeyen ses dokuları yakalanabilmekte. Sonuca bağlarsak bu görüş, tamamen algılanması belki de imkansız mekanizmaların varlığını ortaya çıkararak çok önemli bir iş yapmış olsa da, yorumcuyu hiçe saydığı için virtüözler tarafından benimsenmedi. O nedenle örnek vermekte zorlanıyorum ancak (son derece tempolu ve vurgulu çalsa da) romantizmi tamamen kazınmış bir yorum anlayışına Ivo Pogorelich, (kişisel yorumu çok baskın olsa da) yavaşlatarak mekanizmanın ortaya çıkışına da Rosalyn Tureck yorumları örnek teşkil edebilir. Etmeye de bilir, zorladım harbiden..

1930’lardan itibaren ise organist, tarihçi, teolog, doktor Albert Schweitzer önderliğinde bir otantik yorum alayışı oluşmaya başladı. Schweitzer belki de bu anlamda ilk defa Bach’ı ‘görmek istediği gibi’ değil de ‘olduğu gibi’ görmeye çalışan kişiydi. Öncelikle tempoların hızlanması gerektiğini savunurken daha önceki bahsettiğim ekollerin farketmediği çok önemli bir katmanı da gün ışığına çıkardı: Bach eserlerinin, seküler olanlarının bile yüksek bir tanrı inancıyla yazıldığını söyledi. Ayrıntılı incelemelerinde, matematikselliğin bile çoğunlukla dini rakamlara dayandığını gösterdi. Bu dönem Albert’in yanında bir diğer cengaver, klavsenci Wanda Landowska’yı da anmamak olmaz ancak yine de otantik performans düşüncesi tam olarak 1980’lerde coştu ve bugünlere geldi diyebiliriz. Özetle, yüksek tempolara çıkmaktan kaçınılmaması gerektiğini ve bunu yaparken ruhaniliğinden de ödün verilmemesi gerektiğini söyleyen bol süslemeli bir anlayış bu. Tarih olarak çok yakın bir dönem olduğu için pek çok yorumcu örnek verilebilmekte. yine de klavsende Ton Koopman ile şef olarak Philippe Herreweghe'nin yeri bende ayrıdır. Piyano henüz Bach dönemlerinde vücut bulmamış olduğundan, onu lanetleyip klavsene sarılan bu kuşağın da otantikliği belli bir noktadan sonra şuphe altına girdi. Çünkü incelemeler drinleştikte üstad’ın klavsen için yazdığı düşünülen pek çok eserinin aslında klavikord veya epinet gibi diğer dönem çalgıları veya org için kaleme alınmış olabileceği düşüncesi ortaya atılmıştı. Tartışma hala devam ediyor. Bu tip muğlak konular, barok dönemde notalama tekniğinin tam gelişmemiş olması ve yine o dönemin mesela keman çalış biçimi hakkında yüzde yüz bir bilgiye ulaşmamızın mümkün olmaması gibi veriler yüzünden kat’i bir otatik doğruluktan bahsetmek malesef imkansız. Dolayısıyla ne kadar yanına gitmeye çalışırsak çalışalım, Bach’ın düşündüğü ile bizim çaldığımız müzik arasında bir boşluk olacağını her zaman kabul etmek zorundayız. Bu durumda belki de bu boşluğun da müziğin kendisi kadar güzel birşey olabileceğini düşünerek avunabiliriz..

Son olarak bu boşluğu en özgür biçimde değerlendirmiş insana değinmezsem çatlarım. Bach ilk dinleyişte ne kadar keskin, hatta “ekol”bir müzik görülürse görülsün biraz içine girince şu yukarıda bin kelimeden fazla anlattığım üzere pek çok yere çekilebilmekte, hepsine tepki verip kendini o ortamda yeniden varedebilmekte. İşbu nedenle, tarihin en sıradışı piyanistinin de temelde bir bach piyanisti olması kimseyi şaşırtmamalı. Glenn Gould, hem yaşamı hem müziğe bakış açısı o derece radikal, o raddede kişisel bir müzisyendi ki, kendinden sonra gelen tüm piyanistler üzerinde inanılmaz bir etki yaratmış olmasına karşın ekolleşemedi. Saydığım hiçbir öncül ekolle de uzaktan yakından ilişki kurmayan Gould, adeta Bach evreni içinde kendi dünyasını oluşturdu, oraya yerleşti. Tempo seçimlerini anlamak güçtü, piyanoyu piyanist gibi çalmıyordu. Parmaktan yaptığı vurgulamalar, çalış tekniğinin eser içinde değişmesi ve neredeyse hiç tekrar yapmaması ilginç kararlarından bazılarıdır. Lakin kağıt üzerinde yanlış bile gelse dinleyince insanı müthiş çarpan bir yorum oluşturmuştu. Daha önce farketmediğimiz pek çok şeyi de işte bu bakış açısıyla farkedebildik, tartışabildik ve zaten hala da tartışıyoruz..

300 yıldır ona bakışımız bu derece değişim geçirmişken, bir 300 yıl sonra insanoğlu eğer küresel ısınarak ızgara olmamışsa nasıl Bach çalacak  en büyük merakımdır.

Hoptek oynamayıp, gelip bu ciddi ve öğretici yazımı okuduğunuz için de ayrıca teşekkür ederim.

Çarşamba günü görüşene değin esen kalın.




Müfit Semih Baylan
Editör

 

 

2 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019