Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 15
Sayı: 1749




Ülkemizde düzenlenen Müzik Festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Halkın müzik zevkinin kalitesinin yükseltilmesinde bir katkısı yoktur.
Lokal müzik eylemleridir, sınırlı sayıda dinleyici kitlesine hitap etmektedir.
Sayıları çok azdır, bu nedenle artırılmalı, daha geniş halk kitlesine ulaşılmalıdır.
Müzik Festivallerine yapılacak akademik işbirliği ile eğitim-öğretim hüviyeti kazandırılmalıdır.
Ülkemizde yeterli sayıda müzik festivali yapılmakta ve yeterli sayıda dinleyiciye ulaşmaktadır.
Ülkemizin daha önemli sorunları var, şimdi festivalin sırası değil.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 19 müzisyen gazete okuyor
 
 
Zehra Gençosman
 
 
Yayımlanan Sayı : 794

Dört tül dansı - 29.05.2009





Milan Kundera’dan çeviren:  Zehra Gencosman

Uzun süre Praglı müzisyenler Avrupa halk türkülerinin Barok´tan kaynaklandığını savundular: Şatoların orkestralarında köylü müzisyenler çalıp söylüyordu; sonra bunlar soyluların müzik kültürünü, kırsal kesimdeki basit insanların yaşamına aktarıyorlardı. Bu nedenle halk ezgileri kesinlikle kendine özgü bir akustik form niteliği taşımıyor, bilimsel müzikten kaynaklanıyordu.

Bohemya yöresi için bu belki doğru olabilir, ama Moravya´da söylediğimiz türküler bu açıklamanın kapsamına gitmiyor. Tonalite açısından ele alalım: Barok döneminin bilimsel müziği majör ve minör üzerine kurulmuştu. Bizim türkülerimizse, şato orkestralarına göre anlaşılmaz tonlarda söylenir!

Örneğin Lidyalı tonunda söylenen türküler. Bunlar bana her zaman geçmiş günlerdeki pastoral idillerin özlemini anımsatır. Puta tapanların tanrısı Pan´ı görür ve flüt sesini işitir gibi olurum.

Barok ve klasik müzik, tutucu bir kültü benimsemişlerdi. Bu kült yedinci majör temi üzerine kuruluyordu. İkinci majörle vurgulamaya geçen yedinci minör onu korkutuyordu. Oysa bizim halk ezgilerimizde, benim hoşlandığım asıl bu yedinci minördü. İster eolien, ister dorien, isterse mixolydien makamından olsun, onu melankolik olduğu için seviyorum. Her şeyin, türkünün ve yaşamın son bulduğu o ana temaya doğru çılgınca koşmayı reddettiği için bu havayı seviyorum.

Ancak kilise ezgileri olarak nitelendirilemeyecek kadar garip tonalitede olan ezgiler de var. Onların önünde şaşkınlıktan donakalıyorum.

Moravya ezgileri tonalite açısından inanılmayacak bir karmaşıklık gösteriyor. Armonik yapıları gizemli. Minörle başlayıp majörle sonuçlanıyor, değişik tonlar arasında bocalıyormuş izlenimi veriyor. Çoğu kez onları armonize etmem gerektiğinde, hangi tonda olduklarını bir türlü anlayamıyorum. Bu ezgiler ritmik düzende de aynı belirsizliği gösteriyor. Özellikle Bartok´un `palando´ terimiyle nitelendirdiği ağır ezgiler. Onların ritmini bizim sistemimize göre müziğe uygulamanın hiçbir yolu yok. Bu yüzden popüler müzik yorumcuları bu ezgileri belirsiz bir ritm üzerine yorumluyorlar.

Bunu nasıl açıklamalı? Leos Janacek, ritmin bu anlaşılmaz karmaşıklığının ezgiyi söyleyen kişinin ruh halinin anlık değişimlerinden kaynaklandığını öne sürüyor. Çevresindeki çiçeklerin renklerine, o günkü havaya, çevresindeki görüntülere olan tepkisini, söyleyiş biçimiyle dile getiriyor.

Peki  bu aşırı şiirsel bir yorum olmuyor mu? Üniversitenin daha ilk yılında, öğretmenlerimizden biri, bize yaptığı deneylerden birini anlatmıştı. Halk ezgileri yorumcularından ayrı ayrı kişilere müzik sistemimize ters düşen aynı ezgiyi teker teker söyletmiş ve duyarlı elektronik aletler yoluyla elde edilen sonuçlara göre hepsinin tıpatıp aynı makamda söylediklerini saptamış. Demek oluyor ki, bu ezgilerdeki ritm karmaşası, ezgilerin kesinlikten yoksun oluşlarından ya da yorumcunun o andaki ruh halinden kaynaklanmıyor. Bu türküler kendi içlerindeki gizli yasalara boyun eğiyorlar. Belli bir Moravya dans havasında örneğin; ikinci yarı mezür, her zaman birincisinden birazcık daha kısa. Peki bu karmaşıklık partisyona nasıl uygulanabilir? Bilinçli müziğin ölçüsü simetriye dayanır. Bu tonda bir ikili beyaz nota ile bir beyaz nota, iki siyah nota ile eşdeğerdedir; mezür ikiye, üç ya da dört eşdeğerli zamana bölünür. Ama, eş uzunlukta olmayan iki zamanlı bir mezür nasıl uygulanabilir? Bugün bizler için en çetin sorun, Moravya ezgilerinin özgün ritmini müziğe uygulayabilmektir.

Burada belirgin olan bir şey var: O da, halk türkülerimizin Barok müzikten doğmuş olamayacağı gerçeği. Bohemya türküleri belki oradan kaynaklanmış olabilir. Çünkü Bohemya´daki uygarlık düzeyi bizden üstündü; kentlerin kırsal kesimle, köylülerin şatoyla daha sıkı bağlantıları vardı. Gerçi Moravya´da da şatolar vardı. Ama ilkel olan köylü kesimi onlardan Bohemya´dan çok daha fazla soyutlanmıştı. Burada köylü müzisyenlerin şato orkestrasının bir bölümünü oluşturmaları söz konusu olamazdı. Bu koşullar altında halk türküleri, en eski çağlardan kalma olanları bile, bizde özelliklerini korumayı başarmıştır. Onların çeşitliliği ancak bu yoldan açıklanabilir. Uzun süreli ve yavaş gelişen tarihçelerinin değişik evrelerini yansıtır bu türküler.

Bizim halk müziğimizle yakından karşılaştığım zaman, sanki Binbir Gece Masalları´nda dans eden ve tüllerini bir bir üzerinden atan kadın canlanıverir gözlerimin önünde.

Bak, işte bu tül. İlkel kasaba motiflerinden oluşan bir kumaş bu. Bunlar en genç türküler, son ellili,yetmişli yılların türküleri. Batıdan, Bohemya´dan gelmişler. Öğretmenler okullardaki çocuklara bunları öğretiyorlardı. Bu türkülerin çoğu majör perdesinden olmakla birlikte, biraz bizim ritmik alışkanlıklarımıza göre uyarlanmıştı.

İşte ikinci tül. Bu birinciye kıyasla çok daha parlak renkli. Bu türküler Macar kökenli. Onlar Macar dilinin yayılışını izliyordu. Çigan orkestraları on dokuzuncu yüzyılda bu türküleri tüm ülkeye yaydılar. Çardaşlar ve asker türküleri.

Dansöz bu tülü de üstünden attığında, onun altındaki göründü: Yerli Slavların XVIII. ve XVII. yüzyılın ezgileri.

Ama dördüncü tül hepsinden daha güzel. Bunlar, XIV. yüzyıla kadar giden ezgiler. O günlerde güney doğudan, Karpatlar yoluyla Valaklar ülkemize gelmişlerdi. Valaklar çobandı. Onların pastoral ezgileri ve eşkıya türküleri her türlü akor ve armoniden yoksundu. Salt melodiye dayanıyordu. Kaval gibi çalgıların belirlediği arkaik tonaliteler bunlar.

Bu tül atıldıktan sonra artık altında başka tül kalmıyor. Kadın çırılçıplak dans ediyor artık. En eski ezgiler bunlar. Paganizm döneminde doğmuş olan türküler. Bunlar müzik tarihinin en eski sistemine dayanıyor. Dört notadan oluşan tetrakort sistemi. Ot biçme, ekin biçme dönemine ait ezgiler. Ataerkil köy topluluklarının törelerini yansıtan ezgiler.

Türkü olsun, halk törelerini yansıtan ezgiler olsun, hepsi bir tarih tünelini oluşturuyor. Uzun süreden beri savaşların ve uygarlığın yıktığı her şeyin bir bölümü bu tünelin içinde koruma altına alınabilmiştir. Bu tünelden baktığımda çok gerilere kadar görebiliyorum: Rostilav ve Svatopluk´u, ilk Moravya prenslerini görüyorum. Eski slav dünyasını görüyorum.

Ama neden yalnız slav dünyasından söz ediyoruz? Bir şarkı metninin oluşturduğu bulmaca karşısında yürüttüğümüz varsayımlar içinde kayboluyoruz. Örneğin buralarda söylenen kırsal ezgilerde bir yarış arabasından ve bir keçiden söz ediliyor. Aralarındaki bu belirsiz ilişkiyi anlayamıyorum. Bakirelerin başgöz edileceğini anlatan bu kırsal ezgiler, halk tarafından övülüyor. Bu türkülerin yorumcuları söyledikleri türkülerin sözlerini kendileri de anlamıyorlardı. Salt zamanı bilinmeyen eski bir geleneğin durağan gücü, artık anlaşılmaz olmuş bir sözcükler topluluğunu, sayısız yıllardan beri bu ezgilerde ayakta tutmuştur. Sonuçta, akla yakın tek açıklama şu olabilir: Antik Yunan´ın Dionizos´u. Bir tekenin sırtına binmiş bir satir ve ezgide sözü geçen otuyla sarılı değneğini havada sallayan şarap tanrısı.

İlk çağları çağrıştıran bu imgeler bana inanılmaz gibi görünmüştü! Ancak sonradan, üniversitede, müziğin tarihçesini okuduğum zaman bu düşüncem değişti. En eski halk türkülerimizin yapısının, antik müziğin yapısıyla gerçekten bağdaştığının ayırdına vardım. Lidyalılar´ın Frigler´in ve Dorlar´ın tetrakordu ile bizim halk türküleri arasında bir ilişki vardı. Bu kavram, alçak tonları değil de yüksek ses tonlarını esas alan gamdan kaynaklanır ve ancak müzikte armoni terimleri çerçevesinde düşünüldüğü zaman devreye girer. Demek oluyor ki, en eski halk türkülerimiz, eski Yunan´da söylenen türkülerle aynı müzik dönemini paylaşıyor ve antik dönemin koruyuculuğunu yapıyorlar.




(Yukarıdaki metin, yazarın Şaka adlı romanının Can Yayınları´nca yapılan 1990 yılı baskısından alıntıdır. Romanın Türkçesi  Zehra Gencosman´a  aittir.)


Araf Dergi, Sayı:15

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019