Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 14
Sayı: 1746




Ülkemizde düzenlenen Müzik Festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Halkın müzik zevkinin kalitesinin yükseltilmesinde bir katkısı yoktur.
Lokal müzik eylemleridir, sınırlı sayıda dinleyici kitlesine hitap etmektedir.
Sayıları çok azdır, bu nedenle artırılmalı, daha geniş halk kitlesine ulaşılmalıdır.
Müzik Festivallerine yapılacak akademik işbirliği ile eğitim-öğretim hüviyeti kazandırılmalıdır.
Ülkemizde yeterli sayıda müzik festivali yapılmakta ve yeterli sayıda dinleyiciye ulaşmaktadır.
Ülkemizin daha önemli sorunları var, şimdi festivalin sırası değil.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 85 müzisyen gazete okuyor
 
 
Fuat Ercan
 
 
Yayımlanan Sayı : 713

Müslüm Baba MARX'ın KAPİTAL'ini öğretiyor (3.Bölüm) - 30.01.2009





Şeyleşme ve yabancılaşma II

ÜCRET-I 

 “Toplumsalcılık ilkelerine dayalı bir mülkiyet sistemini
benimsemiş bir toplumun
ücretli emeğin her biçimini reddetmesi de kaçınılmazdır.”
(P. Kropotkin'in Ekmeğin Fethi)

Bir acayip iş vesselam 

Bir çelişkidir gidiyor. Müslüm Baba “ihtiyacım var” reklamında tüketilmesi gereken metaların listesini çarşafı da katarak çarşaf gibi veriyor. Bu ve benzeri reklamlar insanları tüketime davet ediyor, tüketime zorluyor. Ama diğer yandan tüketim yapacak kesimleri sınıfsal olarak sıraladığımızda bir yandan kapitalistleri diğer yanda ise ücretli ve bir de dönüşüm sürecinde olan kırsal alan yani köylüleri görüyoruz. Kapitalistler üretimde yaratılan veya daha önce yaratılmış olan artı-değeri kendi aralarında paylaşıyorlar. Yani üretim karı, para kapitalistinin elde ettiği faiz ve bir de ticaret ile uğraşanın ticari karı. Bu sınıfların sayısal dökümünü yapacak olursak özellikle Türkiye’de kapitalistlerin az sayıda olduğunu buna karşılık ücretli kesimin sayısal olarak oldukça önemli bir payı olduğunu söyleyebiliriz. Ama bu gün ücretler sermaye örgütleri ama özellikle de işverenlerin çatı örgütü olan TİSK için önemli bir değişken.

TİSK ısrarla işçilik maliyetlerinin yerli ve yabancı girişimcinin yatırım tercihinde stratejik rol oynadığını yani son zamanlarda rekabet, rekabet diye çıldıranlar için önemli olduğunu belirttikten sonra Türkiye’de ücretlerin yüksek olduğundan yakınırlar. Sermayenin rekabet için sürekli gündeminde tuttuğu yapısal reformlar, bu günlerde ağızlardan düşmeyen mikro reform taleplerine dönüşmüştür. İster makro ister mikro olsun tüm düzenlemelerin nihai amaçlarından biri “elveda denen proleteryanın” denetim altına alınması yani çalışanların istek ve taleplerini kendi çıkarlarına uygun hale getirmek. Ücretli ve ücret üretim sürecinde maliyet unsuru olarak görüldüğü için ücretler ve ücretlilere ilişkin tüm koşullar yeniden tanımlanıyor. Sermayenin talepleri üzerinden meşruluğunu kuran siyasi iktidar bu alanda boş durur mu harekete geçiyor.

Devlet Bakanı Mehmet Şimşek 5. Uluslararası Finans Zirvesi’nde yaptığı konuşmada, Türkiye’deki ücretlerin mevcut koşullarda “çok iyi” olduğunu savundu.” Ücretlerin yüksek olduğunu söyleyen bakana ait bilgiye baktığımızda çelişkili bir durumla karşılaşıyoruz. Bir haberden alıntı: “Arıca İlköğretim Okulu'nun açılışında söz alan Gaziantep Büyükşehir belediye Başkanı Dr. Asım Güzelbey, Bakan Mehmet Şimşek'in hayat hikayesinden etkilendikleri için doğduğu köye hizmet getirmeye karar verdiklerini söyledi. Bakan Şimşek'in elektriksiz ve çok zor şartlarda eğitimini sürdürdüğünü kaydeden başkan Güzelbey, "Bakan Şimşek'in hayatının tüm öğrencilere örnek olmasını diliyorum" dedi.” Belediye Başkanı’nın dileğine insanlar ne kadar katıldı bilmiyorum. Ama ben katılmıyorum. Devlet Bakanı’nın yukarıdaki açıklamalarını okuduktan sonra zor koşullardan çıkıp önce uluslararası elit döngüsüne katılan ve daha sonra tıpkı Babacan gibi AKP’nin siyasal iktidarında ekonomiden sorumlu olan Şimşek’e diğer yoksul çocuklar umarım benzemezler. Toplumun geniş kesiminin yaşam kalitesini bir tarafa bırakalım yaşama hakkını her geçen gün daha bir zorlayan koşulları görmemezlikten gelmeği nasıl anlayışla karşılayabiliriz. Toplumun geniş kesiminin yaşama koşullarını daha bir zorlaştıracak uygulamalara önayak olması ne kadar kabul edilir sorusu önemli. Ama belki de yabancılaşma kendisini başka bir biçimde açığa çıkarıyor. İnsanı meraklandıran konu nasıl olurda zorluklar içinden gelen insanlar, geldikleri yere bu kadar yabancılaşabiliyorlar. Müslüm Baba’nın listesinin bu konuda önemli bir değişken olduğunu söyleyebiliriz. Yani bu listeye sahip olunca yaşam tarzı değişiyor ve daha da kötüsü sahip olunanlar için yaşananlara yabancılaşıyor. Yabancılaşmanın da bir ücreti var herhalde. (Konumuz yabancılaşmaydı dimi.) Neyse yine esas ele alacağım konudan uzaklaştım. Ben yine bu yazıda üzerinde duracağım ücret konusuna döneyim.

Ücret ve Sermaye Malları ve Olası Sonuçları

Müslüm Baba’nın Akbank reklamında sıraladığı “ihtiyaç listesine” baktığımızda, listede bulunan ürünler daha önce ifade ettiğimiz gibi metaların daha çok tüketim metaları olduğunu söyleyebiliriz. Başka bir yazımızda göstereceğimiz gibi üretim ama özellikle kapitalist üretim iki farklı meta biçimi üretir. Bu metaların bir kısmı başka bir üretimin girdisi olarak kullanılır. Bu nedenden dolayı bu üretime üretim için üretim deriz. K.Marx bu tarz metaları işaret etmek için kesim-I ifadesini kullanacaktır. Ama Müslüm Baba’nın ihtiyaç listesine giren mallar ise tüketim metalarını içerir. K. Marx bu metaları işaret etmek için ise kesim-II ifadesini kullanmıştır. Kesim-I’e giren metaları diğer kapitalistler tarafından üretime girdi olarak kullanılır. Ama tüketim için üretilen mallar doğrudan ihtiyaçlarını gidermek için kullanılır. Burada bir parantez daha açarak ihtiyaç kavramı ile Müslüm Baba’nın sıraladığı listedeki metalar arasında sorunlu bir ilişki olduğunu da söyleyelim. Sorun bu listede işaret edilen metaların birçoğu temel ihtiyaç kavramına uymayan metalardır. Ama kapitalist toplum bazen ve genellikle ihtiyacın ne olduğunu reklam ve diğer kanalla beyinlere kazırlar. Müslüm Baba’nın birrrrladığı Coca-Cola reklam müdürü bir zamanlar biz reklamlarla şunu başardık diyordu: “İnsanlar susadıklarında akıllarına su değil de artık Coca-Cola geliyor.” Evet, bir Coca-Cola kuşağı yetişmiş durumda. Neyse temel ihtiyaç metaları ile bizlere ihtiyaç diye sunulan metalar arasında da bir dizi fark olduğunu ve bunun da bir başka yazımızın konusu olduğunu belirtmekle yetinelim.  

Metalar ama özellikle tüketim için tüketim mallarının bizim konumuz yani yabancılaşma ve şeyleşme açısından önemli olan bir yeri var. Etrafımıza bir bakalım ev yapımında çalışanın evi,  araba üretiminde çalışanların arabası yoktur. Ama diğer yandan işçinin emek-gücü kendine özgü bir metadır. Burjuva ekonomi düşünün önde gelen isimleri de bu gerçeği kabul eder.. Bu alanda en yetkin isim olan P.A.Samuelson utangaç bir şekilde farklılığı anlatır: “İnsan maldan çok farklı varlıktır, fakat insanların hizmetlerinin belli bir fiyattan kiralandığı da bir gerçektir.” Burada ne yapalım ki gerçeklik bu denip yola devam edilemez. Kendine özgü bir meta olan emek-gücünün ertesi gün işe gelebilmesi için gerekli ihtiyacını karşılayacak metaların sağlanması gerekiyor. Metaları işçiye doğrudan verme yerine metaları alabilecek bir miktar para verilir, bu paraya ücret diyoruz. Marx ücretle ilgili çalışmasında “işçi, işgücünü sattığı kapitalistten aldığı aynı para tutarı ile, örneğin 2 markla, isterse iki kilo şeker ya da herhangi bir başka bir metadan belirli bir miktar satın alabilecektir. Demek ki, işgücü bir metadır, şekerden ne eksik ne fazla. Birincisi, saatle ölçülür, ikincisi ise, teraziyle.” (Ücret, Fiyat ve Kar). Bu açıklama bize ilk elden kapitalist toplumda ücretlilerin kendilerini yeniden üretmek için yöneldiği mallar olduğunu ve ama bu malların ancak tüketime yönelik mallar olduğunu söyleyebiliriz. Ama kapitalist toplumu diğer toplumlardan ayıran en önemli özelliğin tüketim malları üretimi için bazı üretim mallarının üretilmesi olduğunu biliyoruz. O zaman metaların bir kısmı ücretliler ve kapitalistlerin tüketim ihtiyaçlarını karşılamak için üretilirler. Fakat kapitalistlerin harcamalarının önemli bir kısmını ücret malları için değil, üretimi gerçekleştirmek için tükettikleri mallar oluşturur. Ücretliler kazandıklarını harcarlar, kapitalistler harcamalarının önemli bir kısmından kazanırlar. Kapitalistler üretim faaliyeti için yaptıkları harcamalardan kazanç elde ederler. Bu onların daha fazla tüketim malları tüketmelerinin de temel belirleyenidir.  

Kesim-I mallarının üretimi ve dahası mülkiyeti kapitalist toplumsal ilişkilerin önemli belirleyenlerinden biridir. Üretken kapitalistin emek üzerindeki denetiminin temelinde üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulundurması olduğunu hemencecik söyleyebiliriz. Ama diğer yandan kesim-I malları aynı zamanda kısa sürede daha fazla tüketim mallı ürettiği ölçüde emeğin ücreti ile alacağı ücret mallarının zaman içinde ucuzlamasına neden olur. Bunun etkilerini gelecek sayıda ele alacağız. Ama bu etkiler kapitalist toplumun dinamik bir hal almasının temel belirleyenlerinden biridir. Üretim ve tüketim mallarının üretiminin zamanla daha çok makine ile yapılması beraberinde emekten tassaruf eden bir mekanizmanın açığa çıkmasına neden olacaktır. Bu mekanizma işsizliğin yaratılmasının yanı sıra artı-değerin daha fazlalaşmasına yani verimliliğinin de artmasına neden olur. Türkiye ve benzeri ülkelerdeki üçüncü dünyacı, bağımlılık okulu temelli analizler, gelişmiş kapitalist toplumlardaki zenginliğin biricik kaynağı olarak azgelişmiş/geri bırakılmış toplumların sömürüsü olduğu varsayımından hareket ederler. Hiç kuşkusuz bir sömürü vardır, ama gelişmiş kapitalist toplumlardaki refahın temel nedeni bu ülkelerde işleyen kapitalist sermaye birikimidir. Bu refahta kesim-I mallarının belirleyici etkisi, emeğin verimliliğini arttırması ve dahası üretilen metaların fiyatının düşürülmesi ile ilgilidir.

Kapitalistleşme sürecine farklı giren toplumlar arasındaki eşitsiz ilişkilerin temelinde de tam da bu sermaye malları üretim miktarı yatmaktadır. İngiltere gibi ülkelerde tüketim mallarının üretimi ile üretim mallarının üretimi kısa zaman aralıkları olsa bile eşzamanlı gerçekleşmiştir. Oysa Türkiye gibi geç-kapitalistleşen toplumların üretim sürecine öncellikle ücret malları üretimi ile başlamaları ve sürekli olarak ücret mallarının üretimi için sanayi malı girdi kullanımını ithalat yolu ile yani dışarıdan karşılamaları gerekmiştir. Neyse kapitalist gelişmenin farklı biçimleri arasındaki bu ilişki yani eşitsiz ve fakat bileşik gelişme olgusu başka bir yazımızın konusu olsun diyelim.

Müslüm Babanın İhtiyaç Listesi ve Ücretler

Neyse Müslüm Baba’nın listesine giren metalara yönelik esas talebin ücretli kesimlerden geldiğini belirtmekti temel amacım. Hiç kuşkusuz bu metalar içinde lüks tüketim malları da yer almakta. Ama kapitalizm tüketim metalarının üretimini yoğunlaşarak arttırdığı ölçüde, bu metaların dolaşıma girmesi yani tüketiciye ulaşması gerekiyor. Bu zorunluluk üretim ve tüketim açısından ücret olgusunu öne çıkardığı gibi bu metaların ücret farklılıkları dolayında tüketilmesine de neden olur. P.A. Kropotkin Ekmeğin Fethi adlı çalışmasında çağdaş kapitalizmin “en ayırt edici özelliğinin ona damgasını vuran ücretli emek” olduğunu söyleyecektir. Müslüm Baba’da bu anlamda bir ücretlidir. Müslüm Baba bir yudum kola içtikten sonra “Bırrr” diye titrediği reklam için 400 bin YTL aldı. Bir ay çalışıp karşılığında asgari ücret olan oldukça dar gelirli birisi ile Müslüm Baba arasında bu anlamda nitelik farkı yoktur. Lokantada çalışan işçi de, reklamda oynayan Müslüm Baba’da harcadıkları emek-gücü karşısında ücret alırlar. Hiç kuşkusuz nitelik farkı yok ama önemli bir nicelik farkı olduğu da açık.

Kapitalizmin yapısal belirleyeni olan “ücret formu” birçok şeyi gizleyen-örten bir işlevi vardır. Burada bizim soracağımız soruyu K.Marx 1847'de, Brüksel'de, Alman İşçileri Birliğinde verdiği konferanslarda ve sonra bu konferanslardan oluşan broşür de bizim sormak istediğimiz soruyu yüzyıl öncesinden sorar: “Ücret nedir? Nasıl belirlenir?”  Ve sorusuna cevabı verirken temel tespiti:

“Eğer işçilere, "ücretiniz ne kadar?" diye bir soru sorulsaydı, kimi, "işverenimden günde bir mark alıyorum", kimi de, "iki mark alıyorum" vb. diyeceklerdi. Hepsi de, bağlı bulundukları çeşitli işkollarına göre, belirli bir işin yapılması, örneğin bir yardalık bezin dokunması, ya da bir sayfalık bir yazının dizilmesi karşılığında kendi patronlarından aldıkları farklı para tutarları sıralayacaklardı. Bu işçilerin hepsi, bildirdikleri tutarların çeşitliliğine karşın, bir noktada birleşeceklerdir: ücret, kapitalistin belirli bir işzamanı karşılığında ya da belirli bir işin yapılması karşılığında ödediği para tutarıdır.”. 

Kapitalist toplumun egemen düşünce mantığı burada işlemeye başlar. Özellikle neo-klasik iktisat tüm üretim faktörlerinin toplam üretime yaptığı marjinal katkı dolayında gelir elde ettiklerini belirtirler. Bu açıklamaya göre ortada bir artık-fazla da kalmaz. Herkes katkısı kadar alıyorsa.Ücret bu mantık dolayında toplam üretimde bireysel emekçinin meydana getireceği marjinal katkı olarak açıklanır. İşin özü iktisatçılar dur-durak bilmeden işçilerin çalışmalarının karşılığını aldıklarını söylemek için uğraşırlar. İşin ilginç yanı ise ücretin genellikle onların çalışmalarının karşılığı olduğu fikrinin işçilerde de öne çıkmasıdır. Ya da öyle düşünmeleri sağlanır. Kapitalist ekonomi aslında bir anlamda metaların metalarla üretimdir. Ama bir meta olarak işçinin aldığı ücret, yukarıda işaret ettiğimiz gibi diğer metalardan hem farklıdır ve hem de epey sorunludur. Bu sorunu anlamamızı Marx kolaylaştırır: “Ücret, genellikle emeğin fiyatı denilen işgücü fiyatına, ancak insanın etinde, kanında saklı bulunan bu özgün metaın fiyatına verilen addan başka bir şey değildir.” Marx açıklamalarına devam eder: “Kapitalist, bundan ötürü, para ile onların emeklerini satın alıyor görünür. Onlar da, kapitaliste bu para karşılığında emeklerini satarlar. Ama bu, ancak görünüşte böyledir. Oysa gerçekte onların para karşılığında kapitaliste sattıkları işgücüdür. Kapitalist bu işgücünü bir günlüğüne, haftalığına, aylığına vb. satın alır. Ve satın aldıktan sonra da, işçileri baştan şart koşulan süre boyunca çalıştırarak, bu işgücünü kullanır.”(Ücret, Fiyat ve Kar)  

Kapitalizm ayrımlar çağıdır ve işçi ile onun işgücü birbirinden ayrılmıştır. Ve kapitalizm ve kapitalistler için işçi değil onun işgücü önemlidir. Bu yüzden olsa gerek iktisat yazınında geçimlik ücret diye bir açıklama olagelmiştir. Yani ücret bir meta olan emek-gücünün üretim sürecinin gereklerini yerine getirecek miktarda tüketim malları alabilecek düzeyde olması gerekiyor. Bu gereklilik asgari ücret denen bir olgunun/yasanın gelişmesine neden olmuştur. Gerçi Türkiye’de bazı liberaller hızlarını alamayarak asgari ücretin neden gerek duyulduğunu işaret etmiş, şimdiki Sanayi Bakan’ı Zafer Çağlayan ise Ankara Sanayi Odası Başkan’ı olarak “bölgesel asgari ücret”i savunacak raporlar hazırlatmış ve bu konuda da epey destek almıştı.  Burada Türkiye’de kapitalizmin eşitsiz gelişiminin yükünü çeken Güneydoğu Anadolu insanı için Türkiye genelinde belirlenen asgari ücretin yüksek olduğu belirtiliyordu. Tabi bunu iyi niyetle yapıyorlardı. Orada işsizlere istihdam yaratılmak isteniyorsa, yani sermayenin paşa gönlü yatırım yapması için bölge insanın daha az bir ücret ile ayakta kalmaları öneriliyordu.

İhracattan sorumlu Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen hükümet olarak Ankara Sanayi Odası'nın önerisini desteklediklerini açıkladı. Bakan Tüzmen aslında kapitalizmin ücreti nasıl gördüğünü ve daha da önemlisi burjuva iktisatçıların neden geçimlik ücret üzerinde ısrar ettiğini gayet iyi açıklayacak bir örnek üzerinden düşüncelerini geliştiriyor: “Türkiye sanayisinin özellikle Çinli üreticilerle dünya pazarlarında rekabet edebilmesi için ücretlerin aşağı çekilmesi gerekiyordu. Çin sanayisinin yaşadığı gelişmenin ve sahip olduğu rekabet imkanlarının gerisinde “günde bir tabak pirinçle mutlu olan' yani çok ucuza ölesiye çalışan Çinli işçiler vardı. Bakan Tüzmen azgelişmiş/geri bırakılmış bölge insanına Çinli işçilerden daha az yemelerini ve daha azla mutlu olmayı başarmalarını istiyordu.” Bu yüzden olsa gerek erken dönem yazınında bölüşüm sorunu ele alındığında ücret sabit kabul edilir ve bölüşüme ilişkin uzlaşmaz çelişki özellikle Ricardo’nun açıklamalarında daha çok toprak sahiplerinin ranat gelirleri ile kapitalistin karı arasında gerçekleşir. Fakat kapitalizmin yapısal gerekleri sadece bu günkü işçinin yeniden üretimi ile ilgilenmez, gelecekteki iş-gücü ihtiyacını da göz önüne alması gerekir. Emek piyasasında kapitalistin ihtiyaçlarını karşılayacak miktarda iş-gücü sürekli olması gerekir. P.Brizon’un işaret ettiği gibi “İşçinin çocuğu da fabrikaya girecektir: eskisi aşındığı zaman onun yerini alan yeni bir makinedir bu; sanayide malzemenin amortismana uğradığını da biliyoruz. Bunun için, emeğin fiyatına iki bileştirici öğe girmektedir: 1-Çalışma durumundaki emekçinin bakım giderlerinin fiyatı, 2-işçinin geleceğin emekçisi olan çocuğuyla hazırlanan bir çeşit amortisman primi”(Emeğin ve Emekçilerin Tarihi). Günümüzde eğitimle ilgili tartışmalar bu işaret edilen değişkenler açısından oldukça önem taşımaktadır. Eğitim paralı olsun ifadesi, ücretlilerin çocuklarının eğitim almaması anlamına geliyor. Burs verelim. Kime ücretli ailelerin zeki çocuklarına, yani her şeyi piyasada değerlendiren sistem ücretli aile çocuklarını da zeka ve çalışmasına göre sınıflandıracak ve içlerinden çok azı bir çeşit devşirme usulü ile eğitilecek. Diğer çocuklar ne olacak? “İşçisin sen işçi kal.”  Ne yazık ki bu ifade bile artık geçersiz TİSK’in İşveren adlı dergide “işçi neden işçi kalsın ki diye sorar ve hemen arkasından “işçi usta” olsun denir. Usta olması için sertifika ve diğer donanım yine kapitalistlerden satın alınsın ama hiç mi gelirleri yok, devlet devreye girerek işçinin emek-gücünü eğiterek, nitelik kazandırsın. Slogan ne ka dar anlamlı. Meslek Liseleri “Memleket Meselesi”. Bu tür ortak iyi çağrıştıran sloganlarda memleket kelimesini çıkarıp, yerine sermaye kelimesini koyabilirsiniz.  

Diğer yandan yukarıda işaret ettiğimiz kapitalizmin yapısal gerekliliği çalışanları yaşlanırken destekleyen bir sosyal güvenlik sistemi vardı. Ama bu gereklilikte hızla ortadan kaldırılıyor. Çalışmayan bir ücretli neden desteklensin ki? Bu alan da piyasa mekanizmasına çekilerek, performansın ve ödemelere göre sosyal güvenlik mekanizması oluşturuluyor. Gündemimizde uzun zamandır olan bu sosyal güvenlik sistemine ilişkin değişimin kısa sürede sermayenin talepleri doğrultusunda biçimleneceğe benziyor. 

Çalışmak çalışanın yaşamının bir bölümü olmaktan çıkıyor

Ücretin yabancılaşma ve şeyleşme ile bağlantılarında belirleyici olan nokta ücret olmakla birlikte, ücretli işçiliğin tarihte ilk defa üretimin dönüşmesine neden olduğu gibi üretim sürecinde çalışmanın da önemli ölçüde değişmesine neden olmuştur. Paul Lafargue kadar açık ifade etmemiz gerekiyor: “Kapitalist toplumda çalışma, her türlü düşünsel yozlaşmanın, her türlü örgensel bozukluğun nedenidir.”(Tembellik Hakkı) Kapitalizmle birlikte iş, işi yapan için yaratıcı bir etkinlik olmaktan çıkmıştır. Bu iki anlamda böyle olmuştur, bir yanda daha hızlı ve daha çok üretim beraberinde işbölümü ve uzmanlaşmaya yol açmıştır. İşbölümü ve uzmanlaşma insanın yaşam ortamını dönüştürmesi açısından önemli ve gereklidir. Ama kapitalist üretim sürecinde üretimin organizasyonun üretim araçları sahiplerince yani kapitalistlerce gerçekleştirilmesi yaratıcı emeğin yapılan işin bütünlüğünden uzaklaşmasına neden olmuştur. Yabancılaşma tartışmaları genellikle bu konu üzerinde durmuştur. Oysa kapitalist farklılaşma ve uzmanlaşma süreci işi, üretim sürecinin sınırlı bir alana indirgeyerek çalışanı işin bütünselliğinden uzaklaştırmasının yanı sıra üretim faaliyetinde bulunan işçilerin işi kendileri için yapmamaları çok daha önemli bir değişimdir. Anlatmak istediğimi Marx o kadar iyi anlatmış ki. Uzun bir alıntı:“İşgücü, demek ki, onu elinde bulunduranın, yani ücretli işçinin kapitaliste sattığı bir metadır. Ücretli işçi bunu neden satar? Yaşamak için.  Ama işgücünün uygulanması, emek, işçinin kendi yaşam faaliyetidir, kendi yaşamının tezahürüdür. …Böylece, yaşam faaliyeti, kendisi için bir var olabilme aracından başka bir şey değildir. O, yaşamak için çalışır. Hatta kendisine göre çalışmak, kendi yaşamının bir bölümü değil, daha çok, yaşamından yapılan bir özveridir. Bir başkasına devrettiği bir metadır. Bundan ötürü, kendi faaliyetinin ürünü de, bu faaliyetinin amacı değildir. Kendisi için ürettiği şey, dokuduğu ipek, madenden çıkardığı altın, yaptığı saray değildir. Kendisi için ürettiği şey, ücrettir, ve ipek, altın, saray onun gözünde belirli bir miktar geçim aracına, belki de pamuklu bir fanilaya, bir miktar bakır paraya ve bir bodrum katına indirgenir. Peki ya bu oniki saat boyunca dokuyan, iplik eğiren, yol açan, tornaya çeken, ev yapan, kürek sallayan, taş kıran, yük taşıyan vb. işçi, bu oniki saatlik dokumacılığa, iplik eğirmeye, yol açmaya, tornacılığa, duvarcılığa, kürek sallamaya, taş kırmaya kendi yaşamının bir belirtisi gibi, kendi yaşamı gibi mi bakar? Tam tersine, onun için yaşam, bu işin bittiği yerde, masada, kahvede, yatakta başlar. Öte yandan, bu oniki saatlik emek, kendisi için dokuma, eğirme, yol açma vb. olarak değil, kendisini masaya, kahveye, yatağa götüren kazanç olarak anlam taşır. Eğer ipekböceği, varlığını bir tırtıl olarak sürdürmek için koza örseydi, tam bir ücretli işçi olurdu.”( Ücretli Emek ve Sermaye) 

Eğer ücretliler için yaşam, işin bittiğe zaman ve bu zaman dışında kalan mekanlar ise, kapitalistler için yaşam ise yaşamın tüm mekanlarını ve zamanı işgücünün yaşam mekanlarına çevirmektir. En çetin mücadele ve en çok yabancılaşma tam da bu farklı çıkarlar dolayında gerçekleşiyor. Kapitalist birikim sürecinin zamanla hızlanarak dünya ölçeğinde belirginleştiği günümüz koşullarında tüm mekan ve zaman kullanımının sermayenin egemenlik altına girmesi, ücretlinin yaşam ortamını ortadan kaldırması ile eş zamanlı gerçekleşiyor. Üretimin dünya ölçeğinde şebekeler biçimlendiği günümüz koşullarında üretim faaliyeti, fabrikalardan sokaklara ve evlere taşınmıştır. Biz bir aileyiz mantığı ile başlatılan toplam kalite uygulamaları iş zamanının evlere taşınmasına neden olmuştur. Kendi yaşamlarından çalınan zaman için, kendilerine ait zamanı kullanmak ilginç bir buluş olsa gerek. Buna kaizen yani sürekli iyileştirme deniyor. Acaba iş için en uygun olan şey nedir sorusu ile baş başa bırakılan çalışanlar, işsizliğin arttığı ama çok daha önemlisi Müslüm Baba’nın kabarık listesine ulaşabilmek için her geçen gün daha çok yaşamaktan vazgeçmeğe başladılar. Kapitalist anlamda üretim yaşanmayan zaman ve mekanlar anlamına geldiği ölçüde, Müslüm Baba’nın reklamları ile yaratılan yanılsama ve yabancılaşma çalışanların daha fazla yaşamlarından vazgeçmelerine neden oluyor. Ne için vazgeçme, tüketim için.  

Yaşamanın/yaşamların sermayeye/sermayedarlara aktarılmasının temel belirleyenlerinden biri de tüketim malları olmuştur. Burada artık ücret malları kavramı yerine tüketim malları kullanmamız yabancılaşmanın ulaştığı aşamayı ele verir nitelikte. Çünkü işçileşmenin ilk aşamalarında insanlar yaşamaları için zorunlu olan ihtiyaçlarını karşılamak adına yaşamlarından vazgeçiyorlardı. Vazgeçmek zorunda kalıyorlardı. Günümüzde ise insanlar zorunlu olmayan ama nedense tüketmekten de geri kalınmayacak home theatre gibi metalar için yaşamaktan vazgeçmeye başladılar/ başladık.  

Evet, çokça da dağıtmadan yabancılaşma ve fetişizm ile ücret ilişkisi arasında iki çok önemli değişken olduğunu belirtelim. Ücretin iş-gücünün üretim sürecinde yarattığı değere karşılık gelen bir fiyatı olduğu yönündeki egemen düşüncesi ve ücret formunun/ ilişkilerinin köle ve serf-reayadan farklı olarak emekçilere iş-güçlerini emek piyasaya sunup-sunmama konusunda bir özgürlük tanıdığı düşüncesi. Önümüzdeki yazımızda ücretin sömürü ile ilişkisi ve sömürünün birikim sürecine bağlı olarak farklılaşan biçimleri üzerinde duracağız.




Mavi Defter

 

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019