Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 15
Sayı: 1762




Güzel Sanatlar Fakülteleri ve benzeri okulların yetenek giriş sınavlarının YÖK tarafından kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?

Kaldırılması doğru bir karar, Katılıyorum.
Kaldırılması yanlış bir karar, Katılmıyorum.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 42 müzisyen gazete okuyor
 
 
Nuray Sancar
 
 
Yayımlanan Sayı :

Kültürel Emperyalizmin Yeni Söylemi - 24.07.2007





6. Filo askerlerinin Dolmabahçe’de denize dökülmesi, coca cola boykotları, Commer’in arabasının, Sam Amca posterlerinin ve ABD bayrağının yakılması gibi eylemlerle, günümüze bellekten silinmeyecek görüntüler bırakan 68 hareketi, emperyalizme karşı siyasal ve kültürel başkaldırının önemli dönüm noktasını oluşturmuştu. Aradan geçen bunca zamana ve emperyalizmin, ’68’den ve daha genel anlamda da bütün bir 20. yüzyıl tarihinden çıkardığı derslerle dünyayı yeniden düzenlerken önemli mevzi kaydırmalarına girişmiş; dolayısıyla kültürel kavram ve donanımlarının yenilenmiş olmasına karşın ’68 ruhu, örgütlü tepki ve mücadele ruhunu miras bırakarak hegemonik etkisini bugünlere kadar korudu.

Bununla birlikte, Türkiye’de olduğu gibi tüm dünyada da bir devrimci rüzgar estiren 68’in kazanımlarını sadece dünya emekçilerinin hanesine yazmak yeterli olmayacaktır. Soğuk savaşın bitimine yakın ortaya çıkan bu tepkici, anti emperyalist eylem, uluslararası burjuvazi açısından da her şey olup bittikten sonra bir mevzi kaybı olarak değerlendirilmektense bir kazanç kaynağı olarak görüldü ve Yeni Dünya Düzeni mevzilenmesi önemli ölçüde, içeriği boşaltılıp değiştirilmek suretiyle ’68’de ortaya çıkan temel söylemlerin çağrışımlarıyla kuruldu.
Bugün en önemli sorun, çokuluslu mihrakların, neoliberal politikalarını kültürel emperyalizm eleştirisindeki yerleşik kavramları kullanarak yürürlüğe sokmaya çalışmasıdır. Böylece, burjuvazi açısından, ’68’in devrimci içeriğinin tahrifatında son noktaya gelindiği söylenebilir.

Neoliberalizmin son derece kurnazca gerçekleştirilen ideolojik mevzilenmesinde, ’68  gençliğinin emperyalizme tepkisi haklı görülüyor ama küreselleşme denilen, ulus devletlerin çöktüğü, yerel kültürlerin değer kazandığı, tüm kültürlerin yan yana ve tehlikesizce bir arada bulunduğu, farklılıkların hakkının verildiği, mihrak ve merkez sorununun değiştiği, “periferi”nin kendi kimliğiyle var olmaya başladığı –daha bir dizi bir şeyin çöktüğünden, yıkıldığından, değiştiğinden söz ediliyor– özgürleşme ve çokkültürlülük ortamında kültürel emperyalizmden söz etmenin olanağının kalmadığı söyleniyor. Buradan çıkan sonuç emperyalizme ve kültürel emperyalizme karşı mücadelenin ancak 30 küsur yıl öncesi için geçerli olabileceği, bugün ise iradeden bağımsız, eşyanın tabiatı gereği, anlamsız ve boş olduğudur. Çünkü dünya, yerel kültürlerin “öteki”ne saygı duyarak yan yana durduğu; sömürgeci eğilimlerle buna karşı çıkan sınıfsal veya milliyetçi tepkilerden arındığı bir barış ortamına girmiştir. Bir internet ekranında yan yana duran dosyalar veya süper market raflarında bir arada sergilenen ürünler gibi “ağ” ile, emperyalist bir merkeze değil, birbirine bağlanan kültürler bizim yeni gerçekliğimizdir.

CEMAATLER VE YEREL KÜLTÜRLER

Yeni Dünya Düzeni’nin politik ve kültürel tablosunu kurgulayan, bir CIA danışmanı Fukuyama (Tarihin Sonu) ile Kanada hükümetinin siparişiyle hazırladığı kitapla son dönem tartışmalarında belirleyici bir yere sahip olan Lyotard (Postmodern Durum) merkezle doğrudan bir bağ içinde, merkezin çöktüğü tezlerine imza atmış bulunuyorlar. Bu organik bağ, Yeni Dünya Düzeni’nin kültürel cemaatleşme ve yerellik kurgusunun bizzat emperyalist odaklar tarafından hazırlandığını gösteriyor. “Merkez”in hazırlattığı bu tespit ve tez kitaplarına göre, tüm hiyerarşiler gibi eski iktidar mekanizması da yerelin ve “öteki”nin lehine dağıldı. Artık, eskiden insanlığı derin acılara sürükleyen, ırkçılığa ve miliyetçi savaşlara neden olan, dünyayı tektipleştirmeye çalışan bir merkezi “güç odağı”ndan söz etmek mümkün değil. Dahası savaşlardan çok çekmiş olan dünya yeniden düzenlenirken uyulacak birkaç “küçük” kriterle sonsuz bir barış ortamının sağlanmasının önünde hiçbir engel de yok. Her şeyden önce, birbirleriyle yan yana ve barış içinde yaşamayı öğrenmesi gereken kültürlerin “öteki”ne saygı duyması, diğer kültürü kendi kültüründen daha aşağılık, kendini daha üstün görmemesi, kültürel alışverişlerin barış içinde yapılması gerekiyor!

Son dönem kültür teorisi kitaplarıyla popüler kültür dergilerinde dikkati çeken bu düşünce ve saptamalar günümüzün anlaşılıp algılanması konusunda oldukça kafa karıştırıcı sonuçlar yaratıyor. Elbette bunca tırıvırı, boş fanteziler üretmek için yapılmıyor. Globalizmin ekonomik, politik ve kültürel inşa sürecinde bu lafların görmezlikten gelinmeyecek bir önemi var. Ve bunlardan hareket ederek kültürel emperyalizmin yeni söyleminin gizlediği gerçek politik ilişkilere ulaşmak mümkün.

Bu bakımdan sanki ırkçılık ve milliyetçilik, hatta faşizm, tekellerin doymak bilmez pazar iştahlarının tatmini için destekleyici politik-ideolojik motifler olarak körüklenmiyor da kültürlerin birbirlerine saygı yoksunluğundan kaynaklanıyorlarmış gibi, yirminci yüzyılın bu baş belası olgularına karşı önerilen “öteki”ne saygı kavramı, yeni politikalarla en çok suç ortaklığı yapan bir türetme kavram durumunda. Böylece emperyalizmin yeni kültürel projesinin ana hattını, “öteki” ve “ben” arasındaki, “icad edilmiş” bir ilişki oluşturuyor.

“Öteki” ile “ben” kavramlarını şimdi özel bir anlam düzleminde birbirine bağlayan global politika, gerçek amaçlarını, “ben”i, çöktüğünü iddia ettiği güç odağından uzaklaştırıp hemen, iki farklı kültürden birine bağlayarak gizliyor. Buna göre kültürlerden herbiri, diğerine karşı “ben” olacağından iktidar öznesi olan, iktidarı temsil eden de o olacak, nesneleştirilen ise “öteki” olacaktır. Böylece elle tutulmaz ve gözle görülmez, sadece ikili ilişkinin (veya çoklu) unsurları arasında gidip gelen kaypak, kaygan ve asılsız bir erk anlayışıyla, gerçekte çevrenin (halklar / emekçiler) merkeze (çokuluslu tekeller / devlet) karşı pozisyonu değiştirilecektir.

Bu elbette, yirmi yıldır örneklerini çok sık gördüğümüz yerel milliyetçi çatışmaların gerçek kışkırtıcısının emperyalizm olduğu gerçeğinin üstünü örten bir operasyon olmakla kalmıyor; örneğin Kosova savaşının müsebbibinin “öteki”ne saygı duymayan Sırplar olduğu yanılsamasını körükleyerek milliyetçiliği bir kültürel saplantı düzeyine de indirgiyor.

Emperyalizmin, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Balkanlarda ve Kafkaslarda etki alanını ele geçirip güçlendirme sürecinde, en küçük özerk cumhuriyetlerin bile bağımsız birer devletçik haline gelmeleri için yerel milliyetçi savaşları böl yönet taktiğiyle kışkırttıktan sonra kirli elini “öteki”nin boynuna taktığı barbarlık yaftasıyla yıkamak istemesinin anlamı budur.

Kültürel düzlemden ortaya atıldığı halde gerçekte siyasal bir konumlanmayı tarif eden ve küreselleşmenin gerici siyasal içeriğini tamamlayan bu kavram çiftini doğal olarak, halkların gerçekten kardeşçe ve barış içinde bir  arada  yaşadığı bir dünya tasarımından ayırt etmek gerekiyor. Çünkü, kültürlerin birbiriyle karşılıklı etkileşerek gelişmesiyle ilgili temenniler bu temenninin hangi politik süreçlerin bir parçası olduğuna göre farklı anlamlar taşıyor.

Küreselleşmenin çokkültürlülük tezi, dünyanın, MacLuhan’ın dediği gibi, sözde, ulus devletlerin ortadan kalkarak büyük bir köy haline geldiği ve bu köydeki bütün ekonomik ilişkilerin merkezde gitgide yoğunlaşıp sağlamlaşan emperyalist erkin doğrudan ve apaçık denetimine girdiği bir sürece dönemsel bir destek sunmaktan ve ona masum bir anlam yüklemekten başka bir anlam taşımıyor. Bunun ise, sömürü ilişkilerinin dışında gelişecek gerçek kültürel özgürlüklerle, ulusların barış içinde bir arada yaşadığı insani bir dünya tasarımıyla hiçbir ilgisi yok. Bir zamanlar “hürriyet”i getirmek için Vietnam’ı ve Kore’yi işgal eden, Saddam diktatörlüğünü yıkıp barışı sağlamak için Körfeze çıkartma yapan emperyalizm, bütün o “farklı ama eşit”, “çok kültürlülük” teranelerinin cazip ve şatafatlı yankılarıyla sadece, sömürgeci emellerini gizleyecek ‘çağdaş’ ve  yeni söylemler edinmiş oluyor.   

Politik zorun, bir iktidar odağından kaynaklanarak değil, kurumlar ve gündelik ilişkiler aracılığıyla üretilip içselleştirildiği teziyle şimdiki küresel iktidar ve muhalefet tanımlarının kurulmasına önemli gerekçelendirme olanakları sağlayan Foucault’dan aldığı yardımla iktidarı yerel cemaatlerin birbiriyle hatta insanların birbiriyle ilişkisine indirgeyen globalizmin çok kültürlülük tezi bu anlamda, iktidarı kaynağından alıp  çevreye dağıtan bir kısır döngüden ibaret.

Bu kısır döngüsü sırasında ismini ve cismini yitiren ‘süper güç’ odağı, yerelleşmeye, yerel kültürlere bu denli misyon yüklerken kendi iktidarını daha dolaysız olarak kurabileceği diğer zor mekanizmalarını da ihmal etmiyor. Çünkü çokkültürlülüğü; sosyal devletin ortadan kaldırılması yoluyla “devletin küçültülmesi”ne (aslında ise büyüyor, güçleniyor) ve küçültülmüş devlette idari düzenlemelerin merkezden çevreye aktarılmasına, yerel yönetimlere tanınan yetkinin artırılarak militarist odakların yerel birimlere kaydırılmasına, ve böylece iktidarın bu ‘köy cemaatleri’nde daha yakın ve sıcak ilişkiler içinde kurulmasına yol açacak önlemler ve yakın hedeflerle birlikte düşünmek gerekiyor.

Bütün bunlar, şirketlerarası evliliklerle süper tekelleşmeleri doğuran ve gittikçe yoğunlaşan sermayenin, alabildiğine güçlenen iktidarını aynı zamanda bir kültürel söylemle de koruduğunu ve buna ilişkin bir atmosfer yaratmayı önemli gördüğünü gösteriyor. ’68’den beri yaygın bir hegemonik etki yaratan kültürel emperyalizm eleştirisinin (emperyalizmin ulusal ve yerel kültürleri ezdiği) temel kavramlarını şimdi bir silah olarak emekçilerin elinden alarak dünya halklarına çeviren çok uluslu tekellerin kültür kuramcıları, kafa karıştırıcı bir etki yaratma konusunda oldukça başarılılar. Bugün, parça-bütün, politika-kültür, evrensel-yerel ilişkisine dair kuşkuların da üretildiği aynı odaklar, emperyalizmin ve kültür emperyalizminin de varlığı konusunda ‘acaba’larla dolu metinleri dolaşıma soktukları topraklarda, kültürel üretimin, MAI kapsamındaki ABD standartlarına uygunluğunu şart koşan antlaşmalara imza atan devletler aracılığıyla işi şansa bırakmamaya gayret ededursun, bizde de yeni kültürel gelişmelerin emperyalizmin niteliğini değiştirdiğine dair yazılar yazılıyor, demeçler veriliyor: Örneğin;  “Bugün emperyalizm, artık koloniyal dönemle birlikte düşünülen bir kavram konumundadır. Çünkü Amerika kökenli ya da ağırlıklı bir popüler kültürün yerel düzeydeki sonuçları beklenenden çok farklı sonuçlar doğurmuştur. Günümüzde kültür denilince artık tek odaklı bir kaynak akla gelmemektedir. Öyle olmadığı gibi kültürün yerel tezahürleri de böyle bir nitelik taşımamaktadır. Tersine popüler kültür, kültürün demokratikleşmesinde ve çoğullaşmasında çok önemli bir kaynaktır... Bu kültürün çok odaklılığı ve ‘üstbelirlenimsizliği’ ise demokratik bir platform oluşturmaktadır.” (Hasan Bülent Kahraman, “Geç Yirminci Yüzyıl Kültür ve Emperyalizm”, Varlık dergisi, Kasım 1999, Kültürel Emperyalizmin Yeni Söylemi dosyası içinde)

Emperyalizmin, yeni bir söylem edinerek ehlileştiğine, kültürler  arasında değiş tokuş ve iletişimi hızlandıran bilimsel ve teknolojik gelişmeler yüzünden de niteliğini değiştirmek zorunda kaldığına ilişkin  iddialar sürekli yineleniyor.

Denebilir ki, ’70’lerde, girdiği her yerde yerel ve ulusal kültürü tahrip etmekle, ucube melezleşmelere yol açmakla; coca cola, Mc Donalds hamburger, blue jean’le yaşam biçimi enjekte ederek tüm dünyaya Amerikan life style’ini dayatmakla eleştirilen kültürel emperyalizmi, sırf cola tekeli şimdi blue jean kadar bindallı, poşu veya üç etekle de cola içilebilir icazetini verdiği için tanımakta zorluk çeken, internetin sağladığı olanaklar karşısında başı dönen yeni, “eski solcu” kültür kuramcıları da kuşkusuz kültürel emperyalizmin yeni hegemonyasının kurulmasında önemli roller üstleniyorlar.

İktidarın merkezden çıkıp çevreye yayıldığı, politikada olduğu gibi kültür alanında da hiyerarşilerin çöktüğü önkabulünün mantıksal uzantısı olarak bir piyasa fenomeni olan popüler kültürün veya sistem içi tepkinin tezahürü sayılabilecek alt kültürlerde demokratik bir özün yeniden keşfedilmesi; “akış halinde bir tarih” ile evrensellik kavramının reddine bağlı olarak küçük ve “yerel anlatılar”ın önemli görülmeye başlanması; bunlar kültür dünyasının altüst edilmesinin birer unsuru haline geldiler. Ama tüm bunları bütünsel bir anlam düzleminde birbirine bağlayan da, işçi sınıfının devrimci misyonu ile ilerleme fikrinin iptal edilmesi oldu. Teorik arka planını ilerlemeyen bir tarih, (“ilerlemiyoruz, sadece hareket ediyoruz”) gelişmeyen bir toplumsal yaşam teorisinin oluşturduğu küreselleşmenin kültürel tezleri, halklar ve emekçiler için durgun ve sabit bir politik iklim öneriyor ve dünya ezilenlerinin muhalif pratikleriyle fikri donanımlarını yeniden düzenlemeyi amaçlıyor.

Antiemperyalist kültürel mücedelenin büyük hedeflerinin, birbiriyle bağlantısız, özerk küçük müdahalelerle yer değiştirdiği; doğrunun (tek doğru yok!) ve gerçeğin (her şey taklitten ibaret ve sanal!) değil, herkese göre değişen gerçeklik algılayışının (birçok gerçek var!) takdire değer görüldüğü bu ideolojik sistem kurgusu, bu bakımdan bireye kadar parçalanmış ve parçaların birbirine bağlanmadığı bir dünya vaat ediyor.  

SANATTA MERKEZ YOK, HİYERARŞİ YOK; YAŞASIN MONTAJ VE KOLAJ!

Küreselleşme politikaları kapsamında yerel kültürlere yapılan vurgu sanatta da, bir “temsil krizi” saptamasını takiben öne sürülen, sanat eserinde merkezin öldüğü, tali olanın itibar kazandığı iddiasıyla destekleniyor. Globalizmin sanatı, örneğin edebi metinlerdeki klasik giriş, gelişme, sonuç bölümlerini, resimde de algının, zamanın ve tarihin kişiye göre değiştiği gerekçesiyle perspektif ilkelerini reddediyor. Sanat eseri birbiriyle anlam ilişkisi içinde olmak zorunda olmayan parçaların montajı veya yapıştırılmasından oluşuyor.

Zaman, süreklilik, akış ve tarihsellik gibi kurucu öğeleri reddeden bu “yeni” sanat, aslında, internet tekniğinin sanatsal alana uygulanmasından ibaret. İnternetten açılan bir dosyadan çağrışımlar yoluyla bir başka dosyaya, oradan yine aynı çağrışımlar yoluyla bir başka dosyaya geçen kullanıcının hareketinden çıkarılan bir sanatsal etkinlik bu. Metinler arasında gidip gelinen, bir süre sonra ana metnin kaybolduğu, böylece “bütün dipnotların ana metin haline geldiği, referans olmaktan çıktığı” bir yazın:

“Doğuran ana’lar yerine birbirini doğuran çocuklar. Kendi kendilerinin ebeveyni bir kuşak. Doğan her çocuk geçici bir ana. Toprak anadan ağ anaya... Hipermetin, metin parçaları ya da başka bilgilerle ardışık olmayan bir biçimde bağlantılıdır. Geleneksel basılı belgelerde pratik açıdan bu tür tek bağlantı, dipnotlardır. Hipermetinden genelleştirilmiş  dipnotlar şeklinde de söz edilebilir. Dipnot topluluklar referans olmaktan çıkar.” (Süreyyya Evren-Rahmi G. Öğdül, Varlık dergisi, Şubat 2000, “Yazının Merkezsizliğine Seyahat: Hipermetin” dosyası içinde.)
“Stella’nın eserinde de merkezin oynadığı ontolojik ve psikolojik rol terk edilir, geleneksel resmin normları belirsizleştirilir, marjinalliğin yeri daha merkezi bir konuma bürünür. Merkez bu durumda, güncelleşmeye başlar. Kenarlar yani çevrede bulunanlar, yapılarının karmaşası içinde, güçleri kendi kompozisyonlarına doğru taşırlar.” (Ali Akay, “Yapıbozma ve Plastik Sanatlar”, Toplumbilim, Ağustos 1999)

Referans, misyon, anlatı gibi şimdi itibarsızlaştırılan kavramların reddi eşliğinde tanımlanan YDD sanatında, bozup yeniden kurulan “hiyerarşi”nin üst noktalarına taklit, kitsch, montaj, popüler kültür gibi kavramlar yerleştirildi. Merkez bir başka türlü kurulmak üzere bozulmuş, ama bu merkezin de merkez olmadığı, dipnotların kendi içlerinden dipnot yarattıkları, kenarların yeni kenarlar ortaya çıkardıkları; böylece aslında merkezle çevrenin bir ve aynı şey haline geldiği bir çevrime girildiği öne sürüldü.

Eserde konunun, perspektifin ve planın ortadan kaldırıldığı, metnin bütünlüğünün ve anlamın kaybolduğu sanat pratiğinde, “yeni” sanatın seyircisi/okuyucusu da bir zapping eylemcisi olarak tanımlanıyordu. İzleyici, bu bakımdan, anlam kendisine ve “şu anda nerede olduğuna” bağlı olarak değiştiğinden “kendi istediği anlamı bulmak için” metinler arasında dolaşan ya da televizyon karşısında durmadan kanal değiştirerek popüler kültür ürünleri arasından duygusal bağlanma noktaları arayan bir nihilistti.

Gerçekten de nihilizm YDD sanatını tanımlamakta anahtar sözcüktür. Hem sanatçıya hem de izleyiciye önerilen tek ideolojik tutum olarak nihilizm; dünyanın anlamsız bir eşya ve olay yığını olarak kavranışı, geçmişe ve şimdiye ait kavram ve nesnelerin zamandışı bir aradalığı YDD sanatının temel tezi haline geldi. Dolayısıyla sanatçı, eserini oluştururken tarihten ve güncellikten dilediği parçayı alıp birbirine monte edebilecek, eserde bütünsellik kaygısı gütmeden ilişkisiz parçaları birbirine yamayabilecekti. Okur/ izleyici ise bu parçalardaki tekil ve küçük bütünlüklerle ilgilenmeli, parçalar arasında herhangi anlamlı bir ilişki bulmak için kendini zorlamamalıydı.
Küreselleşmenin sanata, sanatçıya ve okura önerileri bu kadarla kalmadı. İnsanlığın evrensel sanatsal birikiminde başyapıt olarak yerini koruyan temel eserler, merkeze ve otoriteye karşı duyulan sözde tepkinin kapsamında, aşağılıyıcı bir ses tonuyla “yüksek kültür” olarak nitelendi ve raflardan indirildi. Onların bıraktığı boşluğu popüler kültür ürünleri dolduracaktı. Yüksek kültür ürünleriyle popüler kültür ürünleri arasındaki bu sınıf dışı ayrım, aslında sanatın daha çok piyasaya yöneleceği, daha çok para edeceği bir tüketim metası olarak tanımlanması anlamına geliyordu. Ki, bu bakımdan, popüler kültürün şimdi baştacı edilmesinin nedeni, her hiyerarşiye karşı olduğu gibi “yüksek kültür”e karşı da duyulduğu iddia edilen bir protesto duygusu değildi. Çünkü sanatta, ürünün sahip olduğu ilerici ve devrimci bir öze göre değil onun piyasa düzeyindeki kullanım değerinin artışını tartışarak kurulan yeni hiyerarşik düzlem ve nitelik değişimi, gerçekte, sanatın ve sanatçının git gide daha çok metalaşmasından başka bir sonuç vermeyecekti. Ve zaten sanattaki demokratikleşmenin, emekçilerin devrimci misyonu yerine o sanat eserinin sadece en yaygın izlenişine/okunuşuna  bağlanması da bu piyasa ilişkileri tanrısına duyulan tapıncın gizlenmesinden başka bir anlama gelmiyor. Denebilir ki küreselleşme aslında sanatı, sanatçıyı ve sanat eseri izleyicisini taammüden öldürüyor, sanatı ortadan kaldırıyor ve geriye kalan büyük boşluğa pazar kaygılarını dolduruyor.

Ama daha önemlisi, güç ve merkez eleştirisinin ardında, asıl vurucu darbe gizlenmektedir. Çünkü merkeze yönelik bu küçümseme, “serbestleşmiş piyasa”nın kurucusu ve kontrolörü çokuluslu tekellerin yoğunlaşmış odağına ilişkin olmaktan çok, “kenardakiler”in ve “periferi”nin olası iktidarına (merkezleşmesine) karşıdır. Dolayısıyla görünürdeki tüm yıkıcı ve muhalif içeriğine karşın, odağına merkezi alan kültürel ve sanatsal eleştiri, aslında, gerçek toplumsal yıkıcı güçlerin (işçi sınıfı ve emekçilerin) politik örgütlerini hedefliyor. Devrimci eleştirinin inanılırlığı ve emperyalist bir odağın varlığı konusunda kuşku uyandırmaya çalışarak ama daha çok da her merkezileşmenin geçici olduğu (ve yeri saptanamayacak kadar kaygan) iddiasından emekçi örgütlenmelerinin de beyhudeliğine ilişkin bir imaya geçerek yapıyor bunu. Antiemperyalist mücadelenin (“büyük anlatı”) içini boşaltmak amacını taşıyan; bir “ağ” ile her şeyin biribirine bağlandığı dünyada küçük küçük yerel müdahalelerin (mikro analiz veya küçük anlatılar) küresel politikaları etkileyeceği teziyle de destekleniyor. Merkezi bir örgüt tarafından birbirine bağlanıp tek bir politik hedef doğrultusunda eşgüdümü sağlanamayan, parlayıp sönen, apolitik ve tehlikesiz yerel müdahalelerin bu kutsanışı kuşkusuz emperyalizmin yeni politikalarına can veriyor.

Bu bakımdan, 20. yüzyılın yeni bir dil ve üslup arayışındaki devrimci-avangard sanatçılarıyla hiçbir ortak yanı olmayan Yeni Dünya Düzeni’nin sanatçı ve ideolog kurmaylarına, emperyalizm çok şey borçlu. Çünkü mevzinin ilk ideolojik barikatları kültürel ve sanatsal alanda  düşendi. Bir örgüt ve parti (“merkez”) düşmanlığının kültürel karşılığının oluşturulmasında bir hayli yol kat eden emperyalist merkezin, –Gramsci’den uyarlayabileceğimiz bir deyimle– “organik sanatçıları ve aydınları” sosyalizmin yıkılmasından sonra dünyanın tek kutuplu kaldığını iddia etmelerine rağmen, gerçekte o tek kutbun içinde yaşadığını bildikleri işçi sınıfının ideolojik donanımlarına esalı bir darbe vurmak için şimdi, soğuk savaş zamanından daha çok gayret gösteriyorlar.

Bunca vıdı vıdının, ipe sapa gelmez lakırdının ardında esaslı bir sınıf mücadelesi gizleniyor. Emperyalist odaklar tarafından açılan bu kültürel ateş, bütün insanlığın kültürel birikimine ve gelecek düşlerine  yöneldi. Bu son derece karmaşık, yanıltıcı gelişmeler ve sözler, emek mücadelesini bir daha belini doğrultmamak üzere dumura uğratmayı hedefliyor.

Bu bir evham değil;“ilerleme diye bir şey yok, sadece hareket ediyoruz” sözü başka kimse için kullanılmıyor.

Kaynakça:
1. Angela McRobbie, Postmodernizm ve Popüler Kültür, Türkçesi: Almila Özdek, Sarmal yayınevi.
2. Jorge Larrain, İdeoloji ve Kültürel Kimlik, Türkçesi: Neşe Nur Domaniç, Sarmal yayınevi.
3. Jean François Bayart, Kimlik Yanılsaması, Çeviren: Mehmet Moralı, Metis.
4. İ. Mert Başat, Kendime, Sana, Toprağa ve Gökboşluğa, Zed yayınevi.
5. Derleyen: Mehmet Küçük, Modernite Versus Postmodernite, Vadi yayınları
6. Gencay Şaylan, Postmodernizm, İmge yayınevi.
7. Varlık, Kasım 1999 ve Şubat 2000 tarihli sayılar.
8. Toplumbilim, Ağustos 1999, Sayı: 10.
9. Gülnur Savran, “Postmodernizm: Yepyeni Bir Evre mi, Bir Eğilimin Mutlaklaştırılması mı?” Defter,  Kış 1999, Sayı: 38 içinde.
10. Berfin Bahar, Aralık 99, Sayı: 5, “Küreselleşme İnsan ve 21. Yüzyıl” dosyası

Kaynak: Evrensel Kültür


 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2020