Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 15
Sayı: 1758




Güzel Sanatlar Fakülteleri ve benzeri okulların yetenek giriş sınavlarının YÖK tarafından kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?

Kaldırılması doğru bir karar, Katılıyorum.
Kaldırılması yanlış bir karar, Katılmıyorum.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 47 müzisyen gazete okuyor
 
 
Alphan Akgül
 
 
Yayımlanan Sayı :

Yeni bir estetik tavır mümkün mü? - 30.05.2007





Metin ne biliyor? Peter de Bolla’nın Sanat ve Estetik adıyla çevrilen (özgün adı Art Matters) kitabında “duygulanım deneyimi” (affective experiences) olarak tanımladığı estetik tavrın can alıcı sorusu bu.

Bolla’nın bu sorusu bilinen şeyin metnin doğasına ait, onun sabit bir parçası değil, o metni okuyanın, izleyenin ya da dinleyenin verdiği tepkilerin bir bütünü aslında. Bolla, Stanley Fish’in “duygulanım üslûpbilimi” (affective stylistics) kavramına benzer bir kavramsallaştırma öneriyor; ve sanat yapıtıyla / alımlayıcısı arasındaki ilişkileri, alımlayıcının kendi duygusal tepkilerini tanımlama yeteneğine indirgiyor. Bolla, estetik kuramların çetrefil kuramsallaştırmalarıyla, örneğin Immanuel Kant’ın Yargı Gücünün Eleştirisi’ndeki ölçütlerle de hesaplaşıyor, ve bu tartışmadan kendine özgü yaklaşımın temellerini atarak çıkıyor.

Bolla’nın çabası genel estetik kategorileri herhangi bir sanat yapıtına uygulamak değil, her somut yapıtın kendine özgü karakterini ortaya çıkarmaya çalışmak olmalıdır ve bu çaba, onun duygulanım deneyimi dediği kavramın haritasını çiziyor.

Yazar merkezli bakış

Bolla önerdiği kavramı sınamak için üç yapıttan çıkmış yola: Barnett Newman’ın Vir Heroicus Sublimis (Kahraman Yüce İnsan) adlı “non-figüratif” tablosu, Glenn Gould’un Goldberg 1981 kaydı (Bach’ın Prelüd ve Füg BWV 895’i) ve William Wordsworth’ün Biz Yedi Kardeşiz (We are seven) adlı şiiri. Yazar, her bir yapıtın kendisinde yarattığı duygulanım deneyimine ulaşmak için fenomenolojik indirgeme yöntemine başvuruyor önce. Her bir yapıtın kendisinde uyandırdığı tepkiyi paranteze almakla başlıyor işe Bolla. Örneğin Newmann’ın Vir Heroicus Sublimis önce bir “suskunluk” deneyimidir yazar için. Ama yapıtta bu suskunluk deneyimini aşan bir içerik vardır; ve bu içeriğe hem yapıtı temâşa etmekle hem de yazarın görüşlerini göz ardı etmemekle varılabilir. Bolla’nın bu tutumu oldukça ilginç. Metin okuma pratiklerinde gitgide yazar-merkezli yaklaşımdan uzaklaşılmasına karşın, Bolla, içsel deneyim, yapıt ve yazar üçgeni kurmayı başarıyor.

Öyleyse nedir?

Vir Heroicus Sublimis’in anlamı, metin ne diyordur ya da Bolla’nın bu yapıt karşısındaki duygulanım deneyimi nedir? Newmann’ın resmi ilk bakışta sıradan bir “non-figüratif” tablodur; ve tek söylediği temsilin tuvalden dışlandığı olmalıdır. Üstelik bu tavır da yeni değildir; yüzyılın başından beri ustaları tarafından icra edilmektedir. Oysa Bolla hiç de aynı görüşte değildir. Ona göre bu yapıt, Batı Avrupa sanat tarihinin poliptik dinsel resimlerine eklemlenmelidir. Kırmızı fon üzerine yalnızca üç dikey çizgiden oluşan bir resim nasıl oluyor da poliptik dinsel resimlerini yeniden üretiyor peki? Bolla, Newmann’ın “ölçek” sorunsalına atıf yapıyor; ve yapıtın ölçeğinin, örneğin Michelangelo’nun Davud’u ile ya da Holbein’ın Erasmus’uyla tamamen aynı olduğunu belirtiyor. Yapıtın yatay sunuluş biçimi ise, dinsel poliptiklerin hikaye ediş tarzına uygundur. Art arda hikayeler anlatma, bir ifadeyi poliptiğin öteki kanadındaki ifadenin takip etmesi. Newmann’ın resminde bu ilişkileri, fermuar olarak adlandırılan soyut/dikey çizgiler kurar; resimde tek yapılan temsilin dışlanmasıdır. Temsil yoktur resimde; ama zaten bu resmin anlatmak istediği poliptik dinsel resmin biçimini yüceleştirmektir, dinsel anlatıyı yeniden üretmek değil. Dolayısıyla bu resim karşısında duyulan ve paranteze alınan “suskunluk”, resmin yorumlanmasıyla birlikte “dinginliğe” dönüşür; dinsel bir dinginliktir bu ve yalnızca bu resme özgüdür.

Bolla, Glenn Gould’un 1981 Goldberg kaydının kendisinde yarattığı duygulanım deneyimini keşfetmek için bu kez “dikkat / dikkatsizlik” kavramlarını paranteze alır. Nedir dikkat ya da dikkatsizlik? İlginin bir nesneye yoğun bir biçimde yönelmesi onu anlamak için yeter koşul mudur? Ya da ilgi bir nesneye gerçekten yönelebilir mi? Sese yönelmek ne demektir; dışsal seslerle, örneğin gürültüyle müzik iç içe geçerse, deneyim nasıl farklılaşır? Sorular bunlardır ve Bolla bu soruları izleyerek Gould’un niçin icradan stüdyo kaydına geçtiğini de anlamlandırmaya çalışır. Bolla, Gould’un stüdyo çalışmalarında saat zamanı ile çalış zamanı arasındaki farkı, gereğinden hızlı ya da gereğinden yavaş bir biçimde çalarak değiştirdiği kanısındadır. Bu çalış stili, ancak stüdyo ortamında gerçekleşebilir ve dinleyicinin dikkati, bu zamansal farklılıktan dolayı bir dağılmakta bir yeniden toparlanmaktadır. Başka deyişle Gould’un çalış stilindeki zamansal gerilim dinleyiciyi, çalınan yapıtı göz ardı edememeye zorlar. Bolla benzer bir şeyin icrâcı için geçerli olmadığı kanısındadır. İcracı, dinleyici önünde ve virtüözitenin sınırları içinde, nota zamanına bağımlı olarak çalar. Başka deyişle, icrâcının dikkati ve yapıtın zamansal düzeni izleyiciyi bir gerilim ortamına sokamaz. Oysa Gould’un stüdyo ortamında klavye normlarını aşan düzenlemeleri, müziğin cisimleşmesine yardımcı olur; bu cisimleşme Bolla’yı dikkatin ve dikkatsizliğin birlikte yarattığı bir “berraklığa” götürecektir. Müziğin cisimleşmesi ya da berraklaşması, Bolla’nın Gould’un Goldberg kaydıyla yaşadığı duygulanım deneyimini oluşturur.

Bolla, William Wordsworth’e ait Biz Yedi Kardeşiz adlı şiiri irdelerken ise, “uygunluk” kavramını paranteze alır. Nedir uygunluk? İnsan hangi duruma hangi tepkileri vereceğini nereden biliyordur? Bu tepkilerin özü, sınırlı bir doğası var mıdır? Biz Yedi Kardeşiz’de ölüm ile dirim arasındaki farkın bir yetişkinle bir çocuğun dünyayı kavraması arasındaki farka indirgenişini görüyoruzdur. Yetişkin küçük bir kız çocuğuna “kaç kardeşsiniz?” sorusunu yöneltir, kız yanıt verir: “Toplamda yedi”. Yetişkin ısrarla sorar: “Ve neredeler yalvarırım söyle”. Küçük kız iki kardeşinin öldüğünü imâ eder, Jane ve John gitmiştir, kilisenin bahçesinde yan yana yatmaktadırlar. Yetişkin açıklama getirir. “Koşup oynuyorsun sen sevgili kız / Capcanlı yerinde bak uzuvların / Kilise bahçesindeyse ikiniz / yalnızca beşkardeşsiniz o zaman”. Sözcükler boşuna yankılanır ve küçük kızın yanıtı aynıdır: “Biz yedi kardeşiz”. Bolla’nın bu şiirde sorguladığı, küçük kızın zihninde ölüler ile yaşayanların aynı zamansal ve uzamsal süreklilikte bulunduğudur. Yetişkinin tutumu, kızın karşılaştığı olaylara uygun bir tavır takınmasını sağlamaktır ve kendi zihnindeki gerçekliği bu nedenle küçük kıza dayatır. Oysa küçük kız gerçeklerin bilgisini kabul etmez, ısrarını sürdürür. Bolla bu deneyimi şiirin anlamı sorunsalına taşır ve bu bağlamda şiirin ya da sanatın gerçeklikle ilişkisini sorgular. Küçük kızın sesi aslında şiirselliğin sesidir ve onun sesi dünyada verili olan olguları aşar. Küçük kızın yanıtını sürdürmesi, Bolla’ya göre şiirin bilinemez gerçekliğidir. Eğer küçük kızın deneyimini onaylamıyorsak, onun dünyanın katılığına karşı verdiği “ılımlılığı” da onaylamıyoruz demektir. Bolla’ya göre bu, şiirin dünyayı mecazlaştırmasına engel olmaktır. Örneğin Wordsworth’e göre, insan bu deneyimden uzak kalırsa, yani dünyayı şiirle betimlemezse, sırf kendi rahatlığı uğruna fazlasıyla insana ait kalacaktır. Ölüm ile yaşamı kesin çizgilerle ayırmak, dünyadaki olgulara verilen uygun bir yanıt olabilir, oysa küçük kızın yanıtı, bu olguların kesinliklerini yumuşatan, ılımlı ve şiirsel bir yanıt olmalıdır;-ama asla uygun bir yanıt değil.

“Aşırı yorum” doğru mu?

Peter de Bolla’nın Sanat ve Estetik’i alımlayıcıyı kendi estetik kategorilerini oluşturma çabasına yönlendiriyor. Bu tutum, aslında Umberto Eco’nun okur-merkezli (intentio lectoris) yönelim olarak belirlediği “metin-okuma” pratiğine de karşılık gelmektedir. Eco’ya göre bu tutum aşırı yorumdur; ama Bolla’nın “duygulanım deneyimi”yle karşılaşan okur, Eco’nun tutumunu fazlasıyla katı bulabilir. Bolla, her bir yapıtın içeriğini kendi duygulanım deneyimine indirgiyor, ama onun bu çabası hem irdelediği yapıtla hem de yazarın düşünceleriyle örtüşüyor. Ama şu sorular da geliyor akla: Her yapıta uygulanabilir mi bu yöntem, bir sanat yapıtı karşısında bulunan herhangi biri kendi duygulanım deneyimini keşfedebilir mi, her alımlayıcının kavramsal donanımı fenomenolojik indirgemelerden yola çıkabilmesi için yeterli mi? -ve son bir soru: Bolla’nın metni ne biliyor?
  


Sanat ve Estetik
 

Peter De Bolla  

Türkçesi: Kubilay Koş  

Ayrıntı Yayınları   

Kaynak: http://kitapzamani.zaman.com.tr/?bl=15&hn=51





 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2020