Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 14
Sayı: 1746




Ülkemizde düzenlenen Müzik Festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Halkın müzik zevkinin kalitesinin yükseltilmesinde bir katkısı yoktur.
Lokal müzik eylemleridir, sınırlı sayıda dinleyici kitlesine hitap etmektedir.
Sayıları çok azdır, bu nedenle artırılmalı, daha geniş halk kitlesine ulaşılmalıdır.
Müzik Festivallerine yapılacak akademik işbirliği ile eğitim-öğretim hüviyeti kazandırılmalıdır.
Ülkemizde yeterli sayıda müzik festivali yapılmakta ve yeterli sayıda dinleyiciye ulaşmaktadır.
Ülkemizin daha önemli sorunları var, şimdi festivalin sırası değil.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 62 müzisyen gazete okuyor
 
 
Deniz Ertan
 
 
Yayımlanan Sayı :

Günümüz Türkiye'sindeki Müzik Türlerinin Ulusal ve Evrensel Ölçütler Açısından Durumu (5. Bölüm) - 06.01.2006





Türk müziği eserleri ancak son 80–90 yıl içinde notaya alınmaya başlanmıştır. Bugün geleneksel kültürümüzle ilgili olarak günümüze ulaşan-müzik teorisini anlatan- birkaç “Edvar” kitabı dışında ve (seyahatnameler, eski dergiler, anılar gibi) müzik-dışı ikincil kaynaklar dışında fazla bir şey yoktur. bu yüzden, birçok eserin Cumhuriyet döneminde notaya geçirilmeye başlanmasının, artık “hafıza”ların yaşamadığı bir ortamda, katkı ve yararları büyük olmuştur. Birçok Divan müziği eserinin, bugün hâlâ bir şekilde yaşıyor olması, birlikte getirdiği olumsuz sonuçlara karşın, nota yazımına bağlıdır. Yüzyıllar boyunca kulaktan kulağa geçen eserlerin aktarıldığı insan hafızasına, ne kadar güvenilebileceği veya bu eserlerin ne derece “orijinal” olacağı da, ayrı bir tartışma konusu olabilir.

Günümüzde Klasik Türk müziği, ne yazık ki, gerçek kimliğini ortala koyamamakta, duyuramamaktadır, bunun yerine Klasik Türk Müziği, dinleyici üzerinde “sıkıcı”, “ağır”, ya da “fazla ciddi” olma gibi birtakım olumsuz izlenimler bırakabilmektedir. Bunun asıl nedeni, icraların standartlaşmaya ve yüzeyselleşmeye başlaması, taksim (doğaçlama) geleneğinin unutulması, yeni özgürlük ve öznellik niteliklerinin kaybolmasıdır. Bunun yanında, günümüzde kimi kişiler Divan müziğine karşı tutucu ve kısır bir tutum içindeyken diğerleri son derece yanlış olan “teksesli-çoksesli” tartışmalarıyla yargılayıcı, sert, hatta bazen yok-edici davranışlar gösterebilmektedir. Oysa Geleneksel Türk müziğinin, ancak teksesli makamsal yapısıyla derinliğini, özünü ve kendine özgü atmosferini duyurabileceğini unutmamak gerekir.

Bugün bazı Batı müziği çalgılarının Türk Müziğinde kullanılması, bu müziğe özgü renk ve nüansların kaybedilmesi sonucunu da beraberinde getirebilmektedir. Bazı kişiler, Türk müziğinin ancak çok seslendirildiği zaman söz hakkı olabileceğini düşünebilmektedir. Böyle bir uygulama -ki buna Çoksesli Türk müziği diyenler vardır- teksesli müziğin doğasına aykırıdır, hatta imkânsızdır; çünkü ortaya bambaşka bir müzik çıkacaktır. Makamların teksesli niteliği ve kullanımı, çoksesli ile uyuşamaz; diğer bir deyişle, Divan müziğinin belki de en güzel ve değerli özelliği ve büyüsü, onun teksesli olmasından kaynaklanmaktadır ve bu kesinlikle aşağılık duygusuna kapılınacak bir nitelik olmamalıdır. Türk müziği o büyülü atmosferini yaşatmayı, ancak teksesli doğasını korurken sürdürebilir ve işte asıl o zaman Türk Müziğine bizler Türk müziği diyebiliriz. Teksesli (Geleneksel) Türk müziği söz konusu olduğunda, çok sesliliğin sonsuz imkânlarından söz etmek hem anlamsız hem de yanlıştır.

Çoksesli ve teksesli müzikler birbirinden son derece farklı özelliklere sahiptir ve ikisi çok ayrı müzik türleridir; böylelikle bu iki türün karşılaştırılması gereksiz ve sonuçsuz bir çabadır. (Bu aynen, Hint “Raga” müziğinin, William Byrd’ün bir “Mass”i ile karşılaştırılmasına benzer.) Bu müziğin bazı unsurları, çoksesli olarak ancak batı müziğine dayanan müzik eğitiminin yapıldığı konservatuar kaynaklı müzikte, farklı bir tür olarak yaşatılmaktadır.

Bazı yazarların, Türk Müziği tarihini anlatırken, bu müziği “Romantik”, “Neoklasik”, “Klasik” gibi dönemleri ayırması yanlış bir tutumdur. Türk devletleri, Batı Devletlerinin yaşadığı –Fransız Devrimi, Endüstri devrimi gibi- toplumsal olayları ve dönüm noktalarını yaşamamıştır, bu yüzden de bu paralellikte bir dönem sınıflandırması geçerli olamaz.

Gelenek Türk müziği, özellikle Divan Müziği üzerine yaptıkları çalışma ve araştırmalarla birçok katkıda bulunan kişiler arasında Rauf Yekta Bey’i, Ali Rifat Çağatay’ı, Ahmet Irsoy’u, Mahmut Ragıp Gazimihal’i, Ekrem Karadeniz’i, Gültekin Oransay’ı, Kemal İlerici’yi, Ertuğrul Bayraktar’ı, Suphi Zühtü Ezgi’yi, Hüseyin saadettin Arel’i sayabiliriz. Divan müziği, özellikle bu yüzyılın ikinci yarısında, devlet radyo ve televizyon kurumlarında eski birçok geleneğini ve özelliğini yitirerek, neredeyse ye bir tür olarak Türk dinleyicisinin karşısına –uygun olmayan bir isim- “Türk Sanat müziği” olarak çıkmıştır.

Bu müziğin eski gelenek ve niteliklerini aynen koruyarak geçen yüzyıllardaki icraların aynısını canlandırması kuşkusuz bugün artık çok zordur. Ancak buna karşın, 1926 yılında yayına başlayan Türkiye radyoları bu müziği halka yeniden sunmuş, sevdirmiştir. 1938 yılında açılan Ankara Radyosu ise, birçok başarılı müzisyen yetiştirerek radyo arşivi ve kütüphane kurarak, disiplin ve ciddiyet içinde Geleneksel (Divan müziği ve kırsal müziği) Türk müziğine önemli katkılarda bulunmuştur. Tarihi kültürümüz ve geleneksel sanat varlığımızı daha fazla geç kalmadan bir şekilde sürdürebilmek ve diğer kuşaklara aktarabilmek amacıyla 1976 yılında, İstanbul Teknik Üniversitesi’ne bağlı olan Türk Klasik müziği devlet konservatuarı kurulmuştur. bu konservatuar dışında bugün geleneksel Türk müziği ile ilgili olan ve bu alanda bazı çalışmalar yapan dernek ve kurumlar arasında, Beşiktaş Müzik derneği, Boğaziçi Müzik Vakfı, İleri Türk müziği Konservatuarı Derneği, Folklor derneği, Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı, İstanbul Belediye Konservatuarı ve onun Türk Müziği Mezun ve Mensupları Derneği, Üsküdar Musiki cemiyeti, ayrıca İzmir, Gaziantep illerinde de üniversitelere bağlı olan Türk müziği konservatuarları sayabiliriz.

2)Kırsal Müzik:

Kırsal müzik, yani “halk müziği”, özellikle kırsal yörelerde yaşayan halk kesiminin ürünü olarak ortaya çıkar. kırsal müzik ürünleri, genellikle bir kişinin buluşu sonucunda doğar ve zamanla kulaktan kulağa kuşaklar boyu geçerek halkın ortak malı olur, “anonim”leşir. Yurdumuzun hemen, hemen her yöresinde kendine özgü farklı ağız ve oyun özellikleri olduğundan, Türk Kırsal Müziği ürünleri ezgi, ritim, ölçü ve makamlar açısından Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde değişik renk ve deyiş özelliklerini yansıtmaktadır.

Türk Kırsal müziği, sözlü ya da sözsüz olabilir. Sözlü müziğe örnek olarak halk türküleri, türkülü oyun havaları, sözsüz müziğe ise türküsüz halk oyunları ezgileri verilebilir. Halk türküleri, ölçüsüz ve ölçülü olmak üzere iki sınıfta incelenebilir. Ölçüsüz olan ve serbest üslupta çalınan ve söylenen halk müziklerine “uzun hava”, ölçülü olanlara “kırık hava” adları verilmektedir. Bunların yanında saz eşliğiyle söylenen türküler de vardır. Bu müzikler genellikle, Karacaoğlan, Ruhsati, Sümmani gibi tanınmış halk ozanlarının deyişleri üzerine “yakılmıştır”. Başlıca beste biçimleri arasında ağıt, bar, bengi, halay, oyun havası, türkü, uzun hava, zeybek, sallama, mugam, karşılama, hoyrat, güzelleme gibi çeşitler bulunmaktadır. Bunların dışında, ninniler, askerlik türküleri, düğün havaları, yas tutma gibi birçok çeşitli amaçlar doğrultusunda üretilen kırsal müzik türleri de vardır. Kırsal müzik türlerinin çoğu küçük şarkı biçimindedir; bir, iki veya üç bölümlü ve A, A-B, A-B-A, ya da A-B-C yapılarında olabilir. kırsal müzikte kullanılan usullerin çoğu Divan müziği usullerine benzer, ancak bunların yanında Batı müziklerininkine benzeyen ya da sadece kırsal müziğe özgü olan ritim biçimleri de bulunmaktadır. kırsal Türk müziğinin en çok kullandığı çalgılar arasında bağlama, zurna, davul, mey, kemençe, kaval, düdük, tulum, kabak kemane, tar, def, kaşık, zilli maşa, tambura, cura gibi yöresel çalgılar bulunmaktadır.

Türkiye’de kırsal müzik üzerine yapılan ilk sistemli çalışmalar Cumhuriyet döneminden sonra başlamıştır. Kırsal müzik alanında ilk ciddi derleme, 1926 yılında İstanbul Belediye konservatuarı tarafından başlatılmış ve 1920’li yılların sonuna kadar sürdürülmüştür. Anadolu’nun çeşitli yörelerinden çok sayıda türkünün notaya geçirildiği derleme çalışmaları, daha sonraları Ahmet Adnan Saygun ve Bela Bartok gibi besteciler tarafından da sürdürülmüştür. 1950’li yıllara gelindiğinde, on bini aşkın eser notaya geçirilmiş, icra yöntemleri ve çalgılar incelenmiştir.

”Âşık” diye adlandırılan saz eşliğinde doğaçlama yoluyla şiir ya da halk hikâyeleri söyleyen halk şairleri, kırsal müziğimizde önemli rol oynamıştır. Bağlamadan başka, bozuk, çöğür, tambura gibi çalgılar da kullanan âşıklar, genellikle sevda türküleri/şiirleri çalar, söylerler. Daha çok köy çevresinde yetişmiş olan en ünlü âşıklar, kuşkusuz (16.yy) Köroğlu, (17.yy) Karacaoğlan, Kayıkçı Kul Mustafa, Âşık Ömer, Gevheri, (19.yy) dertli, Erzurumlu Emrah, Zihni, Seyrani, Dadaloğlu, Ruhsati, (20.yy) Âşık Veysel, Ali İzzet Özkan, Talibi Coşkun ve Âşık İhsani’dir. Türkiye’de ekonomik ve kültürel değişimler sonucunda gelişen sanayi, teknoloji, büyük şehirlere olan nüfus göçü ve yeni kitle iletişim araçları aracılığıyla şehir kültürü, kırsal alanlara yayılmaya başlamıştır. bunun sonucunda (ve diğer bazı toplumsal nedenlerle) âşıkların sayılı bugün gittikçe azalmaktadır.

Halk yaşantısının aynası olan, sade, içten ve duygulu doğasıyla kırsal müzik, geleneklere bağlıdır ve daha çok köy yaşamını ve kısıtlı şartlarıyla kır insanının günlük hayatını yansıtmaktadır; diğer bir deyişle, kırsal müzik doğal ve sosyal olayların ürünüdür. konular genellikle, yiğitlik, askere gidiş, gurbet, sevgi, aşk, ayrılık, ölüm, düğün, kız kaçırma gibi köy hayatına özgü birtakım toplumsal olaylardan yola çıkmaktadır. Teknolojinin gelişmesi ve radyo televizyonların açılmasıyla bugün dinleyici-seyirci kitlesine sunulan Türk Halk müziklerinin özgünlüğü Türk sanat Müziği adı altındaki müzik türünde olduğu gibi düşündürücüdür. Teknolojinin, “elektrosaz”ların ve de “arabesk”in “Halk müziği”ne girmesi, bu müziğin sadeliğini ve kendine özgü ruhunu yok etmiş, böylelikle ortaya yeni bir ticari/piyasa türü çıkmıştır. Tüm bu değişimlere ve günümüzde kırsal alanlara da yayılan televizyon, radyo egemenliğine karşın, halkın kendine özgü türküleri (henüz) bu etkilerin altında fazla kalmamakta, ya da “arabesk”leşmemektedir. Kuşkusuz, bu yönde herhangi bir etkileşimin olmaması imkânsızdır. Çünkü her türlü müzik bugün kitle iletişim araçlarıyla köy insanına aktarılmaktadır. Ancak günümüzde etnomüzikoloji alanında çalışan kişiler, kırsal yörelerde hâlâ birçok değerli derleme ve araştırmalar yapabilmektedir.



devam edecek


*Deniz Ertan’ın imzasıyla yayımladığımız bu çalışma, Yiğit Aydın, Deniz Ertan ve Cem Soydemir’in grup çalışmasıdır ve çok değerli bir jürinin değerlendirmesi sonucu Mavi Nota’nın düzenlediği “Nimet Koray Araştırma-İnceleme Müzik Ödülü”nü kazanmıştır.

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019