| |
Yayımlanan Sayı : 964
Orkestrasız Türk mevsimi - 10.03.2010
‘Fransa’da Türkiye Mevsimi’nin sonlarına doğru yaklaşıldığı şu günlerde, geçen bir yıl boyunca klasik müzik alanındaki etkinlikleri toplu halde görebilmek için www.saisondelaturquie.fr sitesine girdim. 1 Temmuz 2009’da Şirin Pancaroğlu’nun ‘Sultan’ın Arpları’ projesiyle başlayan Mevsim’in klasik müzik etkinlikleri 29 Nisan 2010’da Müsennâ konseriyle sona eriyor.
Aslında sitede ‘Klasik Müzik’ başlığı altında sıralanan konserlerden sonuncusu, Zülfü Livaneli’nin Metz konseri olarak gözüküyor ama Livaneli’nin neden ‘Aktüel Müzikler’ değil de klasik müzik kapsamında değerlendirildiğini anlamadım. Konser listesi incelendiğinde Mevsim’e katılan sanatçıların aşağı yukarı aynı isimlerden oluştuğunu gördüm. Toros Can, Hüseyin Sermet, Şefika Kutluer, Ferhan-Ferzan Önder, Atilla Aldemir, Müsennâ... Bu isimlerin dışında Furkan Özyazıcı, Ahmet Kanneci, Benyamin Sönmez, Muhiddin Dürrüoğlu, Gülden Teztel de, birer konserle Mevsim kapsamında kendilerine yer bulan isimler. Başta saydıklarım alanlarında elbette değerli isimler.
Ama neden sadece bu isimler öne çıkmış gözüküyor? Yaklaşık bir yıllık bu sanat resmigeçidini izleyen Fransızlar, ‘Türkler seksen yılda klasik müzik alanında demek bu kadar sanatçı çıkarabilmiş?’ diye sormamış mıdır? Bir de, neden senfonik müzik ve opera-bale topluluklarımız bu önemli hareketin içinde değiller?
Mesele maliyetler mi?
Yurtiçinde nefis işler yapan, örneğin, İzmir DOB, Bilkent SO gibi topluluklar da Fransızların önüne çıkarılamazlar mıydı? Bu toplulukların maliyetlerinin yüksekliği mi İKSV’yi caydırdı? Ama bu konuda yetkili merciler devreye girselerdi herhalde bu soruna da bir çare bulunabilirdi. Önemli olan niyettir, gerisi gelir. Anlamadığım bir başka husus da, Mevsim boyunca verilen orkestra konserlerinde ‘Türk Gecesi’ adı altında aynı gece birkaç - hem de çok seçkin - Türk yorumcusunun birden sahneye çıkarılmış olması. Hüseyin Sermet ve Gülsin Onay gibi prestijli sanatçılarımızın bu ‘müsamere’ mantığındaki konserlere solist olarak katılmayı kabul etmiş olmaları anlaşılır gibi değil. Kanımca, aynı konsere birkaç solist ‘doluşturulacağına’ her konserin tek solistle (veya düo ile) yapılması yoluna gidilmeliydi.
BİFO’dan Leyla Gencer anısına
BİFO artık gelenekselleştirdiği ‘Leyla Gencer Anısına’ başlıklı konserlerinin birini daha 4 Mart akşamı Lütfi Kırdar’da verdi. Verdi’nin ‘La Traviata’ operası seçilmişti bu özel gece için. Eser konsertant olarak yani dekorsuz seslendirildi. Dolayısıyla böyle bir format içerisinde ‘sahneye koymak’ fiili anlamsızlaşıyor. Yekta Kara’nın o akşam için üstlendiği görev, kast dağılımının yanısıra İstanbul DOB Korosu üyelerini sahnenin arkasına değil de sağına ve soluna yerleştirmek ise, bunun çok yerinde bir tercih olduğunu söylemeliyim.
‘La Traviata’, Gencer’in kariyerinin ilk on yılına damgasını vurmuş operalardan biridir. Gencer, Violetta rolünü 1950’li yıllarda farklı prodüksiyonlarda söyledikten sonra, 60’lı yıllardan itibaren rafa kaldırmıştır.
Müthiş bir bariton
Sascha Goetzel’in yönettiği BİFO’nun uvertürün ilk mezürlerini seslendirmesiyle birlikte, sahnenin arkasında kurulmuş dev ekranda bir ‘La Traviata’ filminden kareler belirdi. Perdelere geçildiğinde ise, ekrana bu kez Leyla Gencer’in ve başka birkaç sopranonun daha fotoğraf kareleri yansıtıldı. ‘La Diva Turca’ya adanmış bir gecede, yalnızca onun sahne görüntülerinin ekrana yansıtılmasını beklerdim.
Callas dâhil, geçmişten ve günümüzden seçilmiş sopranoların Gencer’le birlikte ekranı paylaşmaları gereksizdi. Goetzel’in, orkestranın çukurda değil sahne üzerinde olmasını dikkate alarak, çok yumuşak bir eşlikle, solistleri daima destekleyen başarılı yönetimi eşliğinde kaliteli şancılar dinledik başrollerde. Moldovalı soprano Inna Los ve İspanyol tenor Alex Vicens, iyi sesler olmaları bakımından yerinde seçimlerdi. Baba Germont’un bir ‘La Traviata’ temsilinin yıldızı olmasına genellikle rastlanmaz ama 4 Mart akşamının tartışmasız en başarılı ismi, herkesin hayranlığını kazanan ve en büyük alkışı alan, Giorgio Germont rolündeki Koreli bariton Gerard Kim idi.
Hüseyin Sermet, Salon’a yakıştı
Virtüöz piyanistimiz Hüseyin Sermet’in Türkiye’de verdiği konserlerin arası son yıllarda iyice açıldı. Sermet, orkestralarımızla da pek çalmıyor artık. Hatta geçenlerde BBC Radyo 3’de yayınlanan ‘İstanbul’un klasik müzik yaşamı’ konulu ‘Music Matters’ programında, devlet senfoni orkestralarımıza, ‘memur oldukları için çalışmıyor, kendilerini geliştirmiyorlar’ diyerek epeyi verdi veriştirdi. O yüzden, sanatçımızın, 1 Mart akşamı, İKSV’nin yeni mekânı Deniz Palas’ın giriş katındaki Salon’da verdiği resitali kaçırmak istemedim. Sermet için 2009 yılı, kariyerinde dönüm noktasıydı çünkü o artık bir Harrison Parrott (HP) sanatçısı. Klasik müzik alanında dünyanın en önemli menajerlik firmalarından biri olan HP’nin Sermet’in uluslararası kariyerini nasıl cilalayacağını önümüzdeki aylarda göreceğiz. İlk atağı, Londra’daki Queen Elisabeth Hall’da geçen günlerde verdiği resitaliyle başlattılar aslında. Sermet, Salon’daki resitaline Kanadalı meslektaşı Marc-Andre Hamelin ile birlikte, adının dünya çapında duyulmasından sorumlu olduğu Fransız besteci Charles Valentin Alkan’ın piyano için 3 küçük fantezisini seslendirerek başladı. Küçük salonu dolduran pek çok izleyici için yeni tını ve armoni arayışlarını temsil ediyordu Alkan, hayret ve ilgiyle dinlendi.
60 dakikalık kısa resitalin ikinci eseri, merakla beklenen Liszt’in ‘Si minör Sonat’ıydı. Sermet’in Naive için yaptığı kayıttan, bu acayip eserin ne büyük bir yorumcusu olduğunun farkına yıllar önce varmıştım ama Sermet’i bu eserde, canlı ve sözcüğün tam anlamıyla ‘Salon‘ ortamında dinlemek gerekiyormuş. Tüyleri ürperten, ama hiçbir an kontrolü elden bırakmayan, enfes bir yorumdu. Resitalin sonunda sahneye gelen Sermet, alkışları eliyle kesip, “Bis olarak, aranızdan ancak belki bir iki kişinin bildiğini sandığım küçük bir eseri, Liszt’in En Reve’ini(Rüya) çalacağım” dedi. Bu, son derece gereksiz ön açıklamayla, lezzetine doyum olmaz bir yemeğin ardından öksürük şurubu içmiş gibi olduk. Zira ‘En Reve’ Liszt’in en çok bilinen geç dönem eserlerinden biridir. Oryantalizm kokan bu açıklamasını Sermet herhangi bir Fransa resitalinde yapabilir miydi acaba? Hiç sanmıyorum. Kariyerinin zirvesindeki Sermet’i bu topraklarda bundan böyle daha çok dinleyebilmeyi umuyorum. Bu arada, İKSV’nin Salon’u sandalye araları hayli dar tutulmakla birlikte, çok şık bir alternatif klasik müzik mekânı olmuş.
|